MİTOLOJİK KADIN EFSANELERİ

 

MİTOLOJİK

KADIN EFSANELERİ

 

ÖNSÖZ

Bir yandan; “Cennet, anaların ayağı altındadır” diyerek kadını sözde yüceltmeye çalışacağız, öte yandan; “Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyin” diyerek ona hakaretler yağdıracağız. Bir yandan; “Ana gibi yar olmaz” diyeceğiz, öte yandan ana dediğimiz o kadına mirasta erkeğin yarısı kadar hak tanıyacağız ve bir erkeğin tanıklığını iki kadının tanıklığına eşit sayacağız.  

O kadınlar ki anamız, kardeşimiz, eşimiz, kızımız. O kadınlar ki bizi iki adım geride izlemelerini istediğimiz kadınlarımız. O Kadınlar ki, kendilerine hep ikinci sınıf insan muamelesini reva gördüğümüz kadınlar.

Aman Allah’ım bu ne yaman bir çelişki.

-Peki, kim inanacak bu söylediklerimize?

 

Edebiyat öğretmeni kızım Zeynep Enhar, bir şiirinde şöyle diyor:

“Umut yüklüydü bulutlar,

Gelip gözlerime takıldıklarında

Gözyaşı oldular.

Hasreti yük ettim sırtıma,

Boynunu büken gelincik misali,

Kök verdim çorak topraklarda

Ölüp gittiğimde gözlerimi dünyada bıraktım.

Çünkü gözüm kaldı mutluluklarda…”

  

 

Evet...

Umut yüklüdür kadınımız.

Hasret bir yüktür onların sırtında.

Çorak topraklarda kök salan gelincik misali boynu büküktür onların.

Gözyaşıyla söndürmeye çalışırlar, yüreklerinin yangınını.

Umutları birer gemidir, fırtınalı ruhlarında yüzen.

Gerçeğin aralanmış kapısında acılar denizinin mutsuz kaptanlarıdır, onlar.

Ruhlarının karanlığındaki ufukları aydınlatan güneşe sarılmak istedikçe gecenin zifiri karanlığı sarar bedenlerini.

Sevdaları da umutları gibi hep saklıdır kalplerinin derinliklerinde.

Onlar açığa vurmazlar, vuramazlar sevdalarını.

Güneş yüzü görmemiştir, karanlık geceyi aydınlatan dolunayın kuytu karanlığında gizlenen aşkları.

Gem vurulmuştur, duygularına onların.

Kimselere açıklayamazlar hislerini. Ayıpsanır çevrelerinde çünkü.

Onlar çok iyi biliyorlar ki açıklanan her sır, çekilen her gizli sevda, yaşanan her füsunlu aşk günün birinde yüzlerine vurulacaktır bir şamar gibi... Namuslarına sürülecektir kara bir leke gibi.

Fahişeye çıkacaktır adları.

İşte bu nedenledir ki sevdalanamaz bizim kadınımız.

Sevdasını çektiği kişi kocası olsa da.

Âşık olamaz onlar.

Çünkü böyle bir hakları yoktur onların.

Âşık oldukları kişi anneleri de olsa.

Kadınımız özlem duyamaz yarınlara.

Çünkü kurtaramamıştır kendini dünün karanlık kıskacından.

Çünkü sevdalarına kelepçe, aşklarına pranga vurulmuştur onların.

Siz biliyor muydunuz kadınımızın öldüğünde gözü açık gittiğini?

Bilemezsiniz tabi...

Ancak yaşayanlar bilir onu.

Evet.

Kadınımız öldüğünde hep gözü açık gider.

Çünkü hüsrana uğramıştır umutları…

Çünkü töre engeline takılmıştır, sevdaları…

Çünkü aşklarına zincir vurulmuştur onların…

Çünkü yaşayamamıştır sevdayı…

Çünkü tadamamıştır aşkı…

Çünkü gözü kalmıştır mutluluklarda…

 

                                                   Mehmet KORKMAZ

 

 

MİTOLOJİ VE KADIN

Hemen her konuda olduğu gibi mitolojide de erkeklerin egemen olduğu ve mitolojinin onların isteği doğrultusunda şekillendiği tartışma götürmez bir gerçektir. Güneş balçıkla sıvanmaz. Mitlerin tamamına yakınında ikinci sınıf insan konumunda olan kadınlar, yaratılışta da ikinci sıradadırlar. Pandora örneğinde görüldüğü üzere yaratılışa bile sonradan katılmış kişilerdir. Hatta kimi zaman çizme aşılmakta ve kadınlar aşağılık ve kötü tipler şeklinde betimlenmektedirler. Oysa yaşama ortaktırlar. Hatta yaşamın yükünün üçte ikisi, ünlü halk ozanı rahmetli Neşet Ertaş’ın belirttiği gibi hem anamız, hem de yârimiz olan kadınların üzerindedir. Rastgele bir mitte bir kişinin ruhsal inkişafından söz ediliyorsa burada kadının olmazsa olmaz rolünden de söz edilmesi gerekir. Ancak ne yazık ki bu olayda kadının önemli bir yer tuttuğunu söylemek olanaklı değildir. Yunan aşk tanrısı Eros ile sevgilisi (sonradan karısı) Psykhe’nin öyküsü gibi örneklere yaşamın her alanında rastlamak mümkündür.

Kadınların mitlerde üstlendikleri görev, birbiriyle tezatlık içermektedir. Bir yandan yaşamın olmazsa olmaz kaynağı olan kadın, öte taraftan tehlikeli, ayartıcı, acımasız ve yıkıcıdır.

Mitlerin, kadınları birbiriyle tezatlık içerir şekilde konu etmelerinin temel nedenlerinden biri, onların seksüel bakımdan farklılık göstermelerinden ileri gelir. Erkeğin farklı olana katlandığını söylemek olanaksızdır. Kadın, hem öteki olarak görülür ve dışlanır hem de vazgeçilmezdir. Bir başka ifadeyle lanetlenip kendisinden korkulan kadın, aynı zamanda sevilir ve baş tacı edilir.

Bu durumda kadınlara karşı çelişkili bir tavır sergilenir.Kadınlar ve onların temsilcisi konumunda olan tanrıçalar, erkeklerin yaşamında muhtemel olmayan, ihtimal dışı sayılan tehlikelerin yarattığı korkuların sembolüdürler.

 Toprağın canlı örnekleridirler, tanrıçalar. Doğurgandırlar, üretkendirler, verimlidirler… Bitkilerin ve hayvanların koruyucusu konumundadırlar. Tıpkı Hintlilerde Kali, Sümerlerde İnanna, Babillerde İştar, Filistinlilerde Astarte, Yunanlılarda Aphrodite ve Demeter, Romalılarda Kybele ve Venüs, Mısırlılarda İsis örneklerinde görüldüğü üzere ana tanrıçalar, dünyanın hemen her tarafında hem yaşam sunan hem de yaşam alan varlıklardır. Aşkın, üretkenliğin, verimliliğin, evliliğin, doğurganlığın ve analığın sembolü olan tanrıçalar, bu özelliklerin ya tamamının ya da birkaçının temsilcisidirler.

Mitolojilerde kahramanların kadınlarla olan ilişkileri, erkeklerin kadınlara bakışını ortaya koymaktadır. Kahramanların sergiledikleri tavır, erkeğin doğasında mevcut olan çelişik dürtülerle nasıl baş edilebileceği hususunda didaktik bir nitelik arz eder.

Her yıl yedi genç kız ve yedi delikanlıdan oluşan Atinalı bir grup genç, Kral Minos tarafından Girit Adası’nda yaptırılan labirente konulan Minotauros adındaki boğa biçimli canavara kurban olarak sunulmaktadır. Boğayı öldürerek bu geleneğe son vermek isteyen Theseus adındaki Atinalı kahraman, Girit’e gider. Orada kendisine âşık olan kralın Ariadne adındaki kızının yardımıyla boğayı öldürdükten sonra kendisine yardımcı olan Ariadne’yi de yanına alarak Naksos Adası’na kaçar. Burada birkaç gün kendisiyle gönül eğlendirdiği Ariadne’yi yüz üstü bırakarak Atina’ya döner.

Bu mit analiz edildiğinde ortaya çıkan sonuç şudur: Theseus, henüz olgunluğa erişememiştir. Bundan ötürü de elde ettiği başarıları hazmetmekte zorlanmaktadır. Oysa bir yanıyla bir kadın olan Ariadne, Theseus’un hem elde etmek istediği bir sevgili hem de onun için bir ödül konumundadır.

Tüm insanlara bir uyarı niteliği taşıyan bu öykü, olgun bir erkek olmanın gerekliliğini dile getirmesi bakımından son derece önemlidir. Olgunluk mertebesine ulaşamamış bir erkek için kadın, ister insan biçimli, isterse canavar biçimli olsun daima tehlikelidir ve gerek görüldüğü zaman ortadan kaldırılmalıdır. Buna karşın kadınlara eşit haklar öngören mitler de yok değildir.

Günümüzde hâlâ yaşamaya devam eden mitler, erkekleri en yüce tanrısal güç olarak ortaya koymaktadırlar. Buna rağmen M.Ö. 20.000 yılına ait olduğu belirlenen bir Venüs heykelciği, toprak ile kadının aynı özelliklere sahip olduğu düşüncesini vurgulamaktadır. Bu heykelcik çok kaba olduğu halde bir kadının göğüs ve kalçalarının son derece iri bir şekilde gösterilmesi, yaşam sunan gücün sembolüdür. Efesli Diana’nın çocukları emzirme gücünün simgesi olan birçok göğsü bulunmaktadır. Kısaca; herhangi bir özelliği öne çıkarmak amacıyla bir organı büyütmek ya da çoğaltmak mitlerin ortak özelliğini yansıtmaktadır.

Eski Deniz Tanrısı Phorkys ile kızıl tanrıça adıyla da bilinen Deniz Tanrıça Keto’nun üç kızından biridir, ölümlü Medusa. Saç yoktur başında.  Yılanlarla kaplıdır, başı. Yeraltı Tanrısı Hades’in başlığını giyerek görünmez olan Perseus, Athena’nın yardımıyla Medusa’nın başını orakla keserek bedeninden ayırmıştır.

Ele geçirilen bir kabartmada, Bereketli Toprak Tanrıçası olan Demeter’in özelliklerini ön plana çıkaran tahıl ve yılanları görmek mümkündür. Hasatla ilgili her şeyi denetiminde bulunduran Demeter, bununla birlikte Evlilik Tanrıçası’dır.

Demeter, bereketli toprak tanrıçasıydı. Bulunmuş olan bir kabartmada onun özelliklerini simgeleyen tahıl ve yılanlar açıkça görülür. Hasatla ilgili her şeyi denetleyen Demeter, aynı zamanda evlilik tanrıçasıdır.

Özetle kadın, yaşamın her alanında vardır. Kadınsız bir yaşam düşünülemez. Çünkü o, yaşamda belirleyici görevler üstlenmiştir. Üstlendiği bu belirleyici görevleri sayesinde yaşamı daha kolay kılmıştır. Bu yadsınamaz özellikler taşıyan kadın,  ne erkeğinin bir adım ilerisinde, ne de bir adım gerisinde olmalıdır. Onunla yan yana, kol kola yürümelidir de…

 

EFSANELER


 

AEDON

Yunan mitolojisine göre Miletoslu Pandareos’un kızıdır. Bir anlatıya göre Thebai Kralı Zethos’un karısıdır. Bu konudaki efsane şöyledir: Zethos’un kardeşi Amphion, Niobe ile evlenip çok çocuk sahibi olduğu halde, çocukları çok seven Aedon ile Zethos’un yalnız Itylos adında bir çocuğu olur. Eltisi Niobe’yi kıskanan Aedon, bir gece Niobe’nin en büyük oğlunu, uykuda öldürmeye kalkışır. Ancak yanılır, karanlıkta Niobe’nin oğlunun yerine kendi oğlu Itylos’u öldürür. Bu yanlışlıktan öylesine derin bir acıya gömülür ki onu bağışlamak zorunda kalan tanrılar tanrısı Zeus, Aedon’a acıyıp onu bir bülbüle dönüştürür. Tanrı Zeus tarafından bülbüle dönüştürülen Aedon, o günden itibaren hep “Itylos! Itylos! Itylos!” diye acı acı ağlamaktaymış.

Bir başka efsaneye göre de Polytekhnos adlı sanatçının karısıdır. Bu konudaki efsane de şöyledir: Kocasıyla birlikte Kolophon’da mutlu bir şekilde yaşayıp giderler. İtys adında bir oğulları olunca mutlulukları ikiye katlanır. Ama mutluluklarıyla övünmeye, gurura kapılmaya başlarlar. Hemen her fırsatta kendilerinin Zeus ile Hera’dan daha mutlu bir çift olduklarını söylerler. Zeus ile Hera’dan daha mutlu bir çift olmakla övündüklerini duyan Hera, Nifak Tanrıçası Eris’i aralarına sokarak bu mutlu aileyi, parçalamak suretiyle cezalandırma yoluna gider. Nifak araya girince mutluluğun devam etmesi mümkün olur mu? Olmaz elbet. Devam etmediği gibi her geçen gün biraz daha bozulmaya yüz tutar. Karı-koca birbirleriyle yarışa girişirler. Polytekhnos araba yapmaya, Aedon kumaş dokumaya başlar. Kim daha erken işini bitirirse ötekine bir hizmetçi bulup getirecektir. Neticede yarışın galibi Aedon olur. Yarışı Aedon kazanınca kocası Polytekhnos’a da Aedon’a hizmetçi bulmak düşer. Hiç zaman yitirmeyen Polytekhnos, soluğu Ephesos (Efes)’ta alır. Çünkü orada güzelliği herkesin dilinde dolaşan baldızı Khelidon vardır. Öteden beri hep onunla birlikte olmak istemiştir. Ama bir türlü emeline ulaşamamıştır. Eline fırsat geçmişken bunu değerlendirmek ister. Kolophon’a götürmeye ikna ettiği baldızı Khelidon ile birlikte Kolophon’a doğru yola çıkarlar. Yolda zorla birlikte olup kirlettiği Khelidon’un saçlarını kesip köle kılığına sokar. Sonra da bu olayı kız kardeşi, aynı zamanda kendisinin de eşi olan Aedon’a anlatması ve kim olduğunu açıklaması durumunda öldüreceğini söyleyerek onu tehdit eder. Sonra da Khelidon’u götürüp eşi Aedon’a teslim eder. Korkusundan kız kardeşi Aedon’a hiçbir şey söylemeyen Khelidon, günün birinde çeşme başında çevresindekilere dert yanmaya başlar. Khelidon’un çeşme başında söyledikleri kız kardeşi Aedon’un kulağına gider. Böylece Aedon, hizmetçisinin, kardeşi Khelidon olduğunu öğrenir. Bunun üzerine iki kız kardeş Polytekhnos’tan intikam almaya karar verirler. Kız kardeşi Khelidon ile birlikte oğlu İtys’i öldüren Aedon, İtys’in etlerini pişirip babasına yedirirler. İşin farkına varınca çılgına dönen Polytekhnos, iki kız kardeşi öldürmek için kovalamaya başlar. Araya giren Zeus, Aedon’u bülbüle, Khelidon’u kırlangıca dönüştürerek onları Polytekhno’in elinden kurtarır. 

 

AGAVE (AGAUE) VE BAKKHALAR EFSANESİ

Yunanlılar arasında uygarlığı yaymaya çalışan söylencesel insanlardan biri olan Kadmos ile Harmonia’nın kızıdır. Semele’nin kız kardeşi ve Dionysos’un teyzesidir.Dragonun dişlerinden doğan adamlardan olan Ekhion ile evlidir. Thebai krallarından Pentheus’un annesidir. Ablası Semele, Baştanrı Zeus ile bir birliktelik yaşamıştır. Bu birlikteliğin ürünü olarak da Dionysos dünyaya gelir.

Semele’nin ısrarlarına boyun eğen Baştanrı Zeus, kendisini tüm tanrısal özellikleriyle gösterince Semele, alevler içinde yok olur, ölür.

Yanarken karnında taşıdığı Baş tanrı Zeus’tan olma yedi aylık Dionysos’u düşürmek zorunda kalır. Baş tanrı Zeus, Semele’nin düşürdüğü yedi aylık çocuğu alıp baldırına saklayarak kurtarır. Zamanı gelince de Bakkhos ya da Dionysos adındaki Şarap ve Coşkunluk Tanrısı, Baş tanrı Zeus’un baldırından dünyaya gelir. Bundan ötürü Dionysos kimi zaman "iki kez doğan" olarak da anılır.

Bu durumdan haberdar olan Agave, ablası Semele ile Zeus arasındaki ilişkiyi uluorta konuşmaya başlar. Bu nedenle herkes bu ilişkiden haberdar olur ve hatta bir efsaneye göre Zeus’la ilişkisi açığa çıkan Semele, intihar ederek yaşamına son verir.

Agave, Zeus ile yaşadığı birliktelik sonrasında Dionysos’u doğuran Semele’ye leke sürüp iftira attığı gerekçesiyle Semele’nin oğlu Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos tarafından delilikle cezalandırılır. Roma’da dinsel bayram olarak kutlanan Bacchanalia Şenlikleri sırasında vahşi bir hayvan öldürdüğünü sandığı oğlu ve aynı zamanda Thebai Kralı olan Pentheus’u parçalayarak öldürür.

Bu olay şöyle gelişir: Dionysos, Asya'yı fethettikten sonra, kültünü yerleştirmek ve bir zamanlar annesi Semele'ye ettikleri iftiralardan ötürü annesinin kardeşlerini ve özellikle de Agaue'yi cezalandırmak amacıyla baba yurdu Thebai'ye geri dönmeye karar verir. Trakya üzerinden Thebai’ye gelir ve oradaki kadınları delirterek cezalandırmaya çalışır. Deliren kadınlar, Bakkhalar gibi giyinip dağa çıkarak Dionysos’un mysterlerini kutlamaya başlarlar. Bunun üzerine dedesi Kadmos'un ve Kör Kâhin Teiresias'ın uyarılarını dikkate almayan Thebai kralı Pentheus, şiddet içeren bu kültün yayılmasına karşı çıkmak ister. Kuzeni Dionysos'a şarlatan ve sahtekâr muamelesi yapar. Bizzat gözleriyle tanıklık ettiği birçok mucizesine rağmen Dionysos'u zincire vurdurmaya kalkışır. Ama bu zincirlerden kurtulmayı başaran Dionysos’un önderliğinde başlayan ayaklanma sonunda kralın sarayı ateşe verilir. Bundan sonra, Dionysos, kuzeni Pentheus'a kadınları gözlemesi ve onların aşırılıklarına tanık olması için Thebai’deki Kithairon Dağı’na çıkmasını önerir. Bu öneriye uyan Pentheus, bir çam ağacının dalları arasına gizlenir. Çam ağacındaki Pentheus’u fark eden kadınlar, çamı kökünden söküp Pentheus'u ellerine geçirince de vücudunu paramparça ederler. En başta onu fark edip kendisine el atan kişi de annesi Agaue’dir. Agaue, oğlu Pentheus'un kafasını bir thyrsos'un acuna takar, sonra da; aslan kafası zannettiği kelleyi gururla taşıyarak Thebai'ye döner. Kente varınca babası Kadmos, onu yanılgısından uyandırınca Agaue, öldürdüğünün dağdaki yırtıcı bir hayvan değil, kendi oğlu olduğunun farkına varır.

M.Ö. 380 - M.Ö. 406 tarihleri arasında yaşayan Eski Yunan trajedi yazarı Euripides ve M.Ö. 525 – 456 tarihleri arasında yaşayan ilk büyük tragedya şairi Aiskhylos tarafından sahneye konan bu mitos, antikçağ edebiyatında ve sanatında büyük bir üne sahiptir. Ona dinsel bir anlam yükleniyordu. Pentheus, gururu nedeniyle cezalandırılan dinsiz tipini simgeliyordu.

Bakkhalar Efsanesi

Tanrı Dionysos-Bakkhos’un dinsel törenlerini kutlayan kadınlar alayının adıdır, Bakkhalar. Tıpkı tanrının kendisi gibi çıplak bedenlerini nebris denilen benekli ceylan postlarıyla örter, başlarına sarmaşık çelenkleri sarar ve ellerinde thyrsos, ucunda bir çam kozaları bulunan sarmaşık ve asma yaprakları sarılı uzun değnekleri ve Prometheus’un insanlara ateşi taşıdığı nartheks kamışıyla tanrının peşinden koşarlar, geceleri dağda, bayırda, ormanlarda kendilerinden geçerek tanrıya karışırlar.

O sırada doğa ile birlik olan Bakkhalar, üstün bir güçle önlerine gelen vahşi hayvanları parçalarlar. Dionysos dinini benimsemiş bu kadınlara; olgun ermişlik anlarında Thyas (thyo, vecd halinde olmak), çılgınca kendilerinden geçtikleri zaman da Mainas (mainomai, çıldırmak, taşkın bir coşkuya kapılmak) denir.

Her iki hallerini ve özlerindeki niteliği canlandırmak için Euripides’in “Bakkhalar” tragedyasından bir parçayı buraya almayı düşündüm. Euripides’in son eserlerinden biri olan bu oyunda koro hem Bakkhalardan meydana gelmekte, hem de bir Bakkha olan Agaue’nin korkunç dramı canlandırılmaktadır. Bakkhaları gören bir haberci onları, Dionysos dinini Thebai’den sürmeye kararlı kral Pentheus’a şöyle anlatır (M. Eğ. B. Yayınları, S. Eyuboğlu çevirisi, s. 46):

 “Güneş ışıklarıyla toprağı ısıtmaya başlarken, otlattığım öküz sürüsüyle yüksek dağların başında düz ve kayalık bir yere varmıştım. Üç alay kadın, üç koro gördüm; birinin başında Autone, birinin başında Agaue, senin anan, birinin başında da İno vardı. Hepsi serilmiş uyuyordu. Kimi sırtını bir çam kütüğüne dayamış, kimi başını toprağa, meşe yapraklarının üstüne koymuş; uslu, edepli yatmışlardı; hiç de, senin dediğin gibi, şarapla ve kaval sesleriyle sarhoş olmuş, ıssız ormanlarda Kypris’in peşine düşmüş değillerdi. Anan, boynuzlu öküzlerin böğürdüğünü duyar duymaz Bakkhaların ortasından ayağa kalktı; vücutlarını saran uykuyu kovmak için keskin bir çığlık kopardı.
…Bakkhalar derin uykularını gözlerinden sildiler; genç, ihtiyar, bakire, hepsi birden, görülmedik bir düzenle fırlayıp kalktılar. Önce saçlarını omuzlarına döktüler; çözülmüş nebrislerini bağlayıp sıkıştırdılar; sonra yanaklarını yalayan yılanları benekli postlarına kemer gibi sardılar. Bazıları, kollarında taşıdıkları geyik, kurt yavrularına bembeyaz bir süt veriyordu; bunlar çocuklarını yeni doğurup bırakmış, memeleri süt dolu kadınlardı. Nihayet hepsi sarmaşık, meşe ve çiçekli saparna dallarından çelenklerini başlarına geçirdiler, içlerinden biri thyrsos ’unu yakalayıp bir kayaya vurdu.- Kayadan sabahın çiyi kadar duru bir su fışkırdı.

…Başka biri nartheks’ini toprağa dokundurdu: Tanrı topraktan bir şarap gözesi kaynattı. Canı isteyen de süt içiyordu: Parmaklarıyla toprağı kazınca, topraktan oluk oluk süt akıyordu. Sarmaşıktı thyrsoslordan bal damlıyordu. Ah, orada olup da bu mucizeleri göreydin, inanmadığın bu tanrıya şükürler ederdin. Biz, öküz ve koyun çobanları, hep bir araya gelip gördüğümüz garip şeyler üzerinde konuştuk, îçimizden, şehre gidip gelen ve konuşmasını bilen biri dedi ki: “Ey, yüce dağ başlarında yaşayanlar, gelin, Pentheus’un anası Agaue’nin ardına düşelim; onu Bakkhalardan ayırıp kralımızın gönlünü hoş edelim”.

…Bu düşünceyi doğru bulduk; çalılıkların arasına saklanıp pusu kurduk. Bakkhalar, vakit gelince, thyrsoslarını sallayarak ayinlerine başladılar; hep bir ağızdan “İakkhos, Zeus’un oğlu Bromios” diye bağırdılar. O zaman dağlar, taşlar Bakkhalarla bir olup coştu; vahşi hayvanlar bile cümbüşe katıldı; yer yerinden oynadı. Ansızın Agaue’nin sıçrayarak yanımdan geçtiğini gördüm; saklandığım çalılıktan fırlayıp onu yakalamak istedim. O zaman Agaue Bakkhalara: “Hey, benim rüzgâr kanatlı dişi tazılarım; erkekler bize pusu kurmuş.

…Gelin, gelin ardımdan, thyrsoslarınızı sallayıp koşun!” diye bağırdı. Kendimizi güç kurtardık; kaçmasaydık Bakkhalar bizi parçalayacaklardı. Bizi tutamayınca, taze çayırlarda otlayan sürülere saldırdılar; ellerinde bıçak mıçak yoktu. Görmeliydin, Bakkhalardan biri, nazik elleriyle, memeleri süt dolu bir azgın ineği nasıl zapt ediyordu. Genç danaları parça parça ettiler. Kaburga kemikleri, tırnaklı ayaklar havada uçuşuyor; bazen çamlara takılıp kalıyor; dallardan kan damlıyordu. Bakkhalara öfkeyle saldıran azgın boğalar bir anda yere seriliyor; binlerce genç kadın eli boğaları boynuzlarından tutup sürüklüyordu.

…Kralımın kirpikleri şöyle bir defa açılıp kapanmadan Bakkhalar hayvanların derilerini yüzüp hepsini didik didik ettiler; sonra, havalanıp giden kuş sürüleri gibi dalgalardan sarmaş dolaş indiler; Asopos ırmağının kıyılarına, Thebaililere bereketli başaklar veren ovalara rüzgâr gibi atıldılar. Kithairon kayalıklarının eteklerindeki Hysia ve Erythra şehirlerine düşman orduları gibi girdiler; her şeyin altını üstüne getirdiler. Evlerden çocukları alıp kaçtılar. Omuzlarına attıkları hiçbir şey artık kara toprağa düşmüyor; tunç ve demir bile bellerini bükmüyordu. Alev alev yanan saçları vücutlarını yakmıyordu.

…Nihayet şehirlerin erkekleri Bakkhaların her şeyi alıp götürdüklerini görünce öfkeyle silahlarına sarıldılar ve işte o zaman, kralım, hiç görülmedik bir sahne gördük: Demir uçlu oklar Bakkhalardan bir damla kan akıtmadı; mutlak bir tanrıdan yardım gören bu kadınlar thyroslarıyla erkekleri yaraladılar ve önlerine katıp kovaladılar. Sonra geldikleri yere döndüler; tanrının onlar için yerden kaynattığı sulara koştular; orada kana bulanmış vücutlarını yıkadılar. Yılanlar, yanaklarından damlayan kanları yaladı; güneş de vücutlarını kurutup parlattı. Kralım, bu tanrı kim olursa olsun, bırak bu şehre girsin; büyük bir tanrı bu. Dediklerine göre, ölümlülere keder dağıtan şarabı veren oymuş. Şarap olmazsa insanlar için ne aşk kalır, ne de başka bir şey.” Alıntı.

 

AGDİSTİS

Bilindiği üzere Anadolu’nun bereket saçan topraklarında yüzlerce tanrı ve tanrıça yaratılmıştır. Bunlardan biri de Agdistis’tir. Agdistis, Eski Anadolu tanrıçalarından biridir. Adını, Eskişehir’in Sivrihisar bölgesinde bulunan Agdos Dağı’ndan almıştır. M. S. II. yüzyılın sonlarında yaşayan ünlü Yunanlı gezgin ve coğrafyacı Pausanias tarafından verilen bilgilere göre Agdistis, Olympos’un egemeni Baştanrı Zeus’un düşünde yeryüzüne saçılan tohumlarından yaratılan bir kişiliktir. Bünyesinde hem dişilik hem de erkeklik özelliklerini barındırır. Anadolu’yu karış karış gezen tanrılar, günün birinde karşılaştıkları bu tuhaf yaratığı yakalayıp erkeklik uzvunu keserler. Kesilen uzvun yerinden bir badem ağacı oluşur.

Güneşin kavurucu sıcağının hüküm sürdüğü bir günün akşamında serinlenmek ihtiyacı hisseden Sakarya Irmağı’nın güzel kızı Nana, kendini Sangaros Irmağı’nın sularına bırakır. Burada yıkanırken üzerine doğru uzanan badem ağacının dalından bir badem koparır. Kopardığı ve kırıp soyduğu badem içini tatmazdan önce benim tenim mi daha ak, yoksa badem içi mi daha ak? diyerek badem içini yumuşacık iki memesinin arasına koyar. Tam bu sırada tatlı bir baygınlık geçiren Nana’nın iki memesi ile badem içinin beyazlıkları eriyerek birbirine karışır olunca pembe pembe batmakta olan güneşle birlikte dünyanın tamamı pembe bir boşluğa dönüşür. Uyanıp tatlı tatlı esnediğinde yıldızlar çoktan gökyüzündeki yerlerini almış pırıl pırıl parıldıyorlarmış.

Efsaneye göre Nana’nın dalından koparıp iki memesinin arasına koyduğu badem, Agdistis’in kesilen erkeklik uzvunun yerinde oluşan badem ağacının meyvesidir. Bu bademden hamile kalan Nana, dokuz ay sonra nur topu gibi bir erkek çocuk doğurur. Bu çocuk, Frigya kökenli İlkbahar Tanrısı Attis’dir. Attis çok güzel bir delikanlı oluyor. O sırada, erkekliğini kaybettiği için yalnız kadınlık özelliğini koruyan Agdistis, bu güzel genci seviyor. 

 

AEGİNA

Yunan mitolojisine göre batak anlamına gelen Irmak-tanrı Asopos ile Metope adındaki Nymphe'nin kızıdır. Güzelliğiyle dillere destan olan Aegina’nın peşinden koşturan birçok ölümlü vardır. Hepsinin de tek hayali ay yüzlü Aegina ile birlikte olmaktır. Aegina’nın peşinden koşturan bu ölümlülerden biri Aktor’dur. Güzelliği dillere destan bu kızın peşinden koşturan, onunla birlikte olmanın hayallerini kuran biri daha vardır. Ancak o ölümlü değil, bir tanrıdır. Bu tanrı, çapkınlıklarıyla karısına sinir krizleri geçirten çapkın Zeus’tur. Birçok güzel tanrıça ve ölümlü kadınla birlikte olmak için çeşitli kılıklara bürünen Zeus, kartal kılığına bürünerek Aegina’ya yaklaşır.

 Bir efsaneye göre Baştanrı Zeus ile birliktelik yaşayan Aegina, bu birliktelik sonrasında peşinden koşturan ölümlülerden biri olan Aktor’la evlenip Menoitos’u doğurur. Menoitios, Lokrisli kahraman Patrokles’in babası ve Aighina Adası’ndaki Myrmidonların kralı Aiakos’un da üvey kardeşidir. Akhilleus ile candan arkadaş olan Patrokles’in kan akrabalığı da buradan ileri gelir. Menoitios, oğlu Patrokles’in bir kaza neticesinde arkadaşını vurması üzerine onu, günahlarından arındırmak amacıyla Akhilleus’un babası Peleus’un yanına yollar.

Bir efsaneye göre de Aegina, önce Aktor ile evlenir. Ondan Menoetius adlı bir çocuk doğurduktan sonra da kartal kılığına bürünen Zeus tarafından Atina yakınlarındaki Oinone adlı bir adaya kaçırılır. Zeus, Aegina’yı bu adaya kaçırdığı için bu adanın adı, daha sonra Aegina Adası olarak değişir. Aegina, bu adada Zeus'tan Aiakos’u doğurur. Aiakos, daha sonra bu adanın kralı olur. Aegina’nın Zeus tarafından kaçırıldığı zaman adı geçen ada, ıssız bir yerdir. Kimseler yaşamıyormuş. Aegina'da kimse yaşamadığı için Zeus, Aegina Adası'nı Myrmidon adı verilen seçkin bir ordu yetiştirmek amacıyla kullanır. Burada karıncaları; altı eli olan ve siyah kıyafetler giyen askerlere dönüştürür. Akhilleus tarafından yönetilen Myrmidonlar, en çok korkulan askerler birliği olur.

 

AİNE

Birçok ölümlü erkekle yaşadığı birliktelik sonrasında doğurduğu perilere yaşam sunan Aine, İrlanda Kelt mitolojisinde Aşk Tanrıçası’dır. Son derece çekici ve alımlı genç bir kız şeklinde betimlenir. Harikulade bir güzelliğe sahiptir. Dilden dile dolaşan güzelliğiyle birçok ölümlü erkeği peşinden koşturduğu gibi sayısız tanrıça ve ölümlü kadını da kıskandırmaktadır. İrlanda'da büyük-küçük herkes tarafından tanınan, bilinen ve sevilen tanrıça Aine, Münster bölgesinde günümüzde bile anılan, ateş, sıcaklık ve güneş ile simgelenen bir aşk ve bereket tanrıçası olarak kabul görmektedir.  "AineOfKnockaine" olarak da anılan Aine’nin adına, MeşaleliGeceŞenlikleri düzenlenmektedir.

Efsaneye göre Münster kralı Ailill Olum’un tecavüzüne maruz kalır. Ancak, büyülerinin yardımıyla onu yok ettiği söylenmektedir. Tekesakalının hoş kokusunun kaynağı olduğu rivayet edilmektedir.

Ekinlerin büyümesine yardımcı olduğuna ve hayvanları koruduğuna inanılmaktadır. Bundan ötürü İrlanda'da saygı duyulan bir tanrıçadır. Aine bununla birlikte inancı simgeler.

 

ALBIS

Albıs, Albaz ve Alpas adlarıyla da bilinen Albıs, Moğolcada Almas, Anadolu’da Alkarısı olarak bilinir. Türk ve Altay inançlarında Cadı anlamına gelir. Derin uyku ve uyku uyuşukluğunun anormal bir şekli olan Albastı ya da Karabasan’a yol açan kızıl renkli kötücül varlıktır.

Gözleri kanlı, uzun parmaklı, uzun tırnaklı, el ve ayakları küçük, dişlek, dağınık saçlı, çirkin, çok güçlü ve deveyle güreşebilecek kadar uzun olarak betimlenen Albıs’ın kızıl elbiseler giydiği söylenir. Bazı efsanelerde içine saklandığı küpün içinde, ırmak boylarındaki tenha bölgelerde ya da içi boş ağaç kovuklarında yaşadığı söylenmektedir. İri gözlüdür. Oldukça ağır ve demirden yapılma takıları mevcuttur. Atların yelesini örmek, çok sevdiği işlerin başında gelir. Ele geçirmek için elbisesine ya da kendisine iri bir iğne veya çuvaldız batırmak lazımdır. Sürekli peşinden dolaşıp rahatsız ettiği lohusaların ölümüne yol açan Albıs, demirden ve demircilerden korkar. Bu nedenle Albıs’tan korunmak için lohusaların odalarında demir eşya bulundurulur. Kötülük yapmaktan haz duyar. Yaptığı kötülükler Albasmak deyimiyle anlatılır. Ayakları ters olarak betimlenir. Kendisiyle konuşan kam adındaki Şaman lideri ne derse o tersini yapar. Kuyuya girerek orada kaybolur. Hatta kimi zaman iğne batırılınca su olup bir kuyuya doğru akarmış.  Muğla yöresinde; yağlı vücutlu,  bir dudağı yerde bir dudağı gökte, çıplak dolaşan, göğüslerinden birini arkaya doğru atmış, tepesinde gözü olan çok çirkin ve al bir gömlek giyen bu yaratık, denizden çıkan ve yalnız bırakılan çocukları çalarak dalgaların dibinde bulunan evine götüren bir kadın şeklinde tasarlanmaktadır. Gökçe Munçuk olarak da bilinen Mavi Boncuk’tan çok korkar. Bu nedenle Nazar Boncuğu kavramının menşeinde bu düşüncenin yattığı sanılmaktadır. Moğolcadaki adı olan Almas sözcüğü, küpiçinegirmek anlamına geldiği için küplerin içinde saklandığı kanısı da yaygındır. Ağzında sihirli bir taş bulunan bir kuş kılığına bürünebilen Albıs, öleceğini anladığı zaman kendini yaralayarak bedeninden kan akıtır. Bedeninden akan kandan bir süre sonra yeni bir Albıs doğar. Çeçen diline “almas” olarak geçmiştir. Türklerdeki Hal Ana ile Moğolcadaki Gal Ana (Ateş Ana) tamlamasıyla da ilişkili olduğu düşünülmektedir. Sümerlerdeki Al Tanrısı ile de bağlantılıdır. Bulgarlarda şeytan, Ala olarak adlandırılır. Sümer inancına göre insanların göğsüne zarar verip soluğunu kesen Albıs, bela yayan bir yaratıktır. Hıbılık olarak adlandırılan bir yaratık da Albıs’ın özelliklerine sahiptir. Bununla birlikte Kızıl Albıs olarak da bilinen bu yaratığın iki türü mevcuttur.

Birincisi, “Sarısaç” adıyla da bilinen SarıAlbıs’dır. Sarışın bir kadın görünümündedir. Ölümcül değil. İnsanlara kötülük yapmakta KızılAlbıs’a oranla daha az zarar verir. Ölümcül değildir. Keçi ya da tilki kılığına girebilen Sarı Albıs’ın verdiği zararlar, Sarıbasmak olarak adlandırılır. Adından da anlaşılacağı üzere sarı giysiler giyer. Sarıhumma denilen hastalığa yol açar. Şarlatanlık yönü oldukça öne çıkar,  ötekine oranla daha hoppa ve daha oynaktır. Kandırmayı kafasına koyduğu kişiyi cilvelerle kendisine doğru çekmeye çalışır. Dünyadaki en güzel kadından daha güzel bir görünüm kazanabilen Sarı Albıs, şehvetli ve açgözlü bir karakter sergilemektedir.

 İkincisi; Karasaç adıyla da bilinen KaraAlbıs’dır. Esmer ve koyu tenli bir kadın görünümündedir. Son derece vakur ve ciddi bir görünümü vardır. Buna rağmen daha aldatıcı ve yoldan çıkarıcı bir özelliğe sahiptir. Kızıl Albıs’a oranla daha ölümcül zararlar verebilir. Çok fazla görülmez. Verdiği zararlar, Karabasmak olarak adlandırılır, kâbus görmek bunun verdiği bir zarardır. Adından da anlaşılacağı üzere kara giysiler giyinir. Karahumma’ya yol açar. Çakal ya da sırtlan kılığına bürünür.

 

ALKESTİS

İalkos kralı Pelias’ın kızı ve Pherai kralı Admetos’un karısıdır. Kadınlar arasında yiğitlik ve fedakârlık timsali olarak gösterilen Alkestis, M. Ö. 480 – M. Ö. 406 tarihleri arasında yaşayan Yunanlı şair Euripides tarafından kaleme alınan tragedyaların en güzellerinden birine esin kaynağı olmuştur.

Admetos, Pelias kızı Alkestis’e vurgundur. Onu elde etmek amacıyla arabasına bir aslan ile bir yaban domuzunu koşmak durumunda kalınca Tanrı Apollon’un da yardımıyla Alkestis’i alır. Alkestis’i almadan önce onunla evlenmesi durumunda Tanrıça Artemis’e bir kurban keseceğine dair and içer. Ancak Apollon’un da yardımıyla Alkestis’i elde edince Tanrıça Artemis’e adadığı kurbanı kesmeyi unutur. Bunun üzerine Tanrıça, Admetos’un düğün gecesi gerdeğini yılanlarla doldurur. Gene Apollon devreye girerek kendisini bu belâdan da kurtarır. Sonra öleceği gün kendi yerine ölecek adam bulmak koşuluyla Admetos’un kaderini değiştirmeyi başarır. Ancak ölüm günü gelince yerine ölecek herhangi birini bulmaya çalışan Admetos’un yerine ne annesi, ne babası, ne de uşağı ölmek ister.

Böylece Artemis tarafından cezalandırılan kocası Admetos, kara kara düşünmeye başlar. Bundan haberdar olan karısı Alkestis kocasının hayatına karşılık, kendi hayatını vererek kocasının hayatını kurtarır. Bu yaptığıyla tanrıların takdirini kazanan genç ve güzel Alkestis, zehir içerek yaşamına son verir. Cenazesi defnedilmek üzere mezarlığa götürülür. Tam mezara konulacağı zaman ağıtlarla, iniltilerle çınlayan saraya Admetos'un dostu Herakles gelir. Alkestis'in öldüğünü duyunca, ölüm tanrısı Thanatos'un peşine düşer. Onunla boğuşur ve Alkestis'i kollarından koparıp Admetos'a geri getirir.

Bir başka anlatıma göre, Ölüler Ülkesi’nin acımasız tanrıçası Persephone, Alkestis'i görünce acıyıp kalbi yumuşamaya başlamış.  Çok güzel ve henüz çok genç olduğu için onu tekrar yeryüzüne, ölümlüler arasına geri gönderir.

 

ALKMENE

Yunan mitolojisinde Güç Tanrısı olarak bilinen Herakles'in annesidir. Kahraman Perseus'un soyundan gelmedir. Dillere destan güzelliği ve erdemleriyle öne çıkan Alkmene, kendisine sahip olmak için yarışanların arasında yer alan Amphitryon ile evlenir. Evlendikten kısa bir süre sonra kocası Amphitryon bir savaşa katılmak üzere evden ayrılır. Öteden beri güzelliğiyle yürekler hoplatan Alkmene’ye sahip olmak isteyen çapkın Zeus, bu fırsatı kaçırmamak için kocasının kılığına bürünerek Alkmene ile birlikte olur. Bu birliktelik sonrasında Alkmene, Herakles’e hamile kalır. Tanrı Zeus, Perseus'un soyundan dünyaya gelecek olan bu çocuğun insanlar üzerinde son derece önemli bir güce sahip olacağını söyler. Alkmene, Zeus ile yattığı gecenin sabahında da savaştan dönen kocası Amphitryon ile birlikte olarak ikinci bir çocuğa yani İphikles’e hamile kalır. Herakles’in anne tarafından dedesi olan Perseus, ilk doğacak torununun krallık elde edeceğini söyler. Zeus’la yatan Alkmene’nin ondan hamile kaldığını öğrenen Zeus’un kıskanç karısı Hera, kocasından hamile kalan Alkmene’nin doğuracağı Herakles’in krallığına engel olmak amacıyla soluğu Mykenai'de alır. Çünkü orada da Perseus’un soyundan gelen biri hüküm sürmektedir. Evlilik Tanrıçası Hera, onun karısına Alkmene'nin çocuğundan önce dünyaya gelecek bir erkek çocuk vaadinde bulunur. O çocuk, daha sonra kral olarak Herakles’e 12 görev verecek olan Eurystheus'tur. Eurystheus’un henüz yedi aylık iken doğmasını sağlayan Hera, doğum tanrıçası İlithya'ya ve kader tanrıçaları Moiralara, Alkmene'nin doğurmasına engel olmaları emrini verir. Bunlar; dokuz gün, dokuz gece sarayın kapısı önünde oturarak Alkmene’nin doğurmasını engellerler.

Doğum sancılarıyla kıvranan zavallı Alkmene, ancak dostlarından bir kadının kurnazlığı sayesinde doğurabilir, Herakles’i. Bu dostu tanrıçalara, kendilerine rağmen Alkmene'nin bir oğlan doğurduğunu söyler. Bunun üzerine doğuma engel olmak üzere sarayın kapısında nöbet tutan tanrıçalar ürküntü ve öfke ile oturdukları yerden kalkarlar. Bu fırsattan yararlanan Alkmene, Herakles’i doğurur. Ancak tanrılar, Alkmene’ye yardımcı olan bu kadını, gelincik denen hayvana dönüştürerek cezalandırırlar.

Doğan bebeğe, Hera’nın zaferi anlamına gelen Herakles adı verilir. Bu unvan Hera’nın hak ettiği bir unvandır. Zira Hera, Herakles’i yaşamı boyunca hep insafsızca izleyecek ve özellikle de onu, kuzeni Eurystheus'un hizmetine girmesi için zorlayacaktır.

Sonunda erken doğan Eurystheus, hem Tiryns, Mykenai ve Argolis kentlerine kral olur, hem de kendisinden sonra dünyaya gelen ve başarılması güç birçok zorlu iş yapmaya zorladığı Herakles’i egemenliğine alır. İşkence etmekten haz duyduğu Herakles’in ölümünün ardından onun soyundan gelenleri Mykenai’den kovan Eurystheus, Heraklesoğulları’nın savaş müşterekleri konumundaki Atina’ya da sefere çıkar. Savaş sırasında İoalos tarafından öldürülen Eurystheus’un kesilen başı, Herakles’in annesi Alkmene’ye götürülür. Alkmene kendisine getirilen zalim kralın başından gözlerini oyar.

 

ALKYONE

Yunan mitolojisine Rüzgâr-tanrı Aiolos’un kızıdır.  Sabahyıldızı Eospheros’un oğlu Keyks'le evlenmiş.Karı koca öylesine mutlularmış ki, kendilerini Zeus ile Hera'ya benzetirlermiş. Bu mutluluğu kıskanan tanrılar, Alkyone-Keyks çiftini birer deniz kuşu haline getirmişler. Alkyon adı verilen bu masal kuşu, yuvasını dalgalar üstünde kuran bir martı türüymüş. Başka bir anlatıma göre de, Kadının ve Analığın Koruyucu Tanrıçası Hera ile Baştanrı Zeus çiftinden daha mutlu olduklarını söyleme yürekliliğini gösterdikleri için Alkyone-Keyks çifti, Baş tanrı Zeus tarafından kuşa dönüştürülürler.

Latin şair Ovidius (Kimi kaynaklarda da Ovidius ve Vergilius olarak geçmektedir.) bu öyküyü, şöyle dile getirir:

Günün birinde Keyks, deniz ötesinde bulunan bir tapınağa gitmek istemiş. Alkyone, her ne kadar gitmesine engel olmaya çalışmışsa da başarılı olamamış. Yolda Keyks korkunç bir fırtınaya tutulmuş. Gemisi batmış, kendisi de boğularak yaşamını yitirmiş. Dalgalar ölüsünü kıyıya, günlerden beri dönüşünü sabırsızlıkla bekleyen Alkyone’un önüne atmış. Kocasının yokluğuna dayanamayan Alkyone de kendini dalgalara bırakır. Bir anlatıma göre tanrılar, başka bir anlatıma göre de Deniz Tanrıçası Thetis, birbirine çok bağlı olan bu karı kocaya çok acıdıkları için ikisini de Alkyon ya da Halkiyon denilen deniz kuşuna dönüştürürler. Baştanrı Zeus, dişi Alkyon’un denizde kuluçkaya yatabilmesi için Rüzgâr-tanrı Aiolos'a kış dönümünden yedi gün önce, yedi gün sonra olmak üzere iki hafta süreyle rüzgârları dindirmesi emrini vermiş. Bundan ötürü kış ortasındaki 2 güneşli hafta,  AlkyonGünleri olarak adlandırılır. Efsaneye göre bu günlerde dişi Alkyon'un dalgaların üzerindeki yuvasında yumurtalarını bırakabilmesi için Rüzgâr-tanrı Aiolos rüzgârları dindirir.

 

ALPHESIBOIA

Asya menşeli bir peridir. Servi boylu, kalem kaşlı, yeşil gözlü, elma yanaklı, kiraz dudaklı, mercan dişli güzel bir kızdırAlphesıboıa.Kendisiyle karşılaştığı her erkeği kolayca kendisine âşık edecek bir güzelliğe sahipmiş. İlk bakışta kendisine tutulanlardan biri de Yunan Şarap Tanrısı Dionysos’dur. Onu elde etmek için elinden geleni yapan Dionysos, neticede bir kaplan kılığına bürünüp Alphesıboıa’nın peşinden koşturmaya başlar. Alphesıboıa önde, Dionysos arkada koşturup dururlar. Uzun bir zaman koşuşturduktan sonra nihayet bir ırmağın olduğu yere gelirler. Alphesıboıa’nın tanrıdan kurtulması için ırmağı geçmesi gerekir. Ama bu mümkün değil. Zira ırmağı geçebilmesi için yüzme bilmesi gerekir. Ama Alphesıboıa, yüzme bilmiyor. Yüzme bilmediği için ırmağı geçemeyeceğini anlayan Alphesıboıa, çaresizlik içinde kalır. Ölüme koşmaktansa Tanrı’nın kollarına koşmayı tercih eder. Neticede kaderine razı olup kendini Dionysos’un kollarının arasına bırakır. Bu birliktelikten hamile kalan Alphesıboıa, Medlerin atası olan Medos’u dünyaya getirir. Irmağa da kaplan anlamına gelen Tigris (Dicle) adını verirler.

 

ALTHAİA

Kalydon Kralı Oineus'un karısı, Meleagros ile Deianeira'nın annesidir. Söylenceye göre oğlu Meleagros yedi günlük iken, insanın ömür ipliğini büktüğüne inanılan Moira adlı Kader Tanrıçaları ya da Kar diye adlandırılan üç tanrıçadan biri olan Atropos’un, Meleagros’un ömrünün ocakta yanmakta olan bir odun parçasının ömrü kadar olacağını söyler. Bunun üzerine oğlunun uzun ömürlü olması için ocakta yanmakta olan korlu odunun ateşini söndüren annesi Althaia, yarısı yanmış onu sandığında saklar.

Kalydon ülkesi kralı Oineus, her yıl hasat zamanı ilk ürünleri tanrıça Artemis’e sunuyordu. Ancak yılların birinde bu geleneği unutup hasatın ilk ürünlerini tanrıçaya vermedi. Buna son derece öfkelenen Artemis, kralı cezalandırmak için bir yabandomuzu gönderir, Kalydon'a. Yaban domuzu, ekinleri yerle bir eder, sığırları öldürür, karşısına çıkan bütün insanları parçalar. Domuzla başa çıkamayacağını anlayan Oineus, Yunanistan'ın bütün kentlerine haber gönderip yardım talebinde bulunur. Bunun üzerine Kalydon'a dört bir yandan kahramanlar akın akın gelmeye başlar.

Kalydon'a gelen kahramanlar, Moiraların kendisine ömür biçtiği bu Meleagros tarafından ağırlanır. Meleagros Kalydon’a gelenlerle birlikte ava katılır. Kalydon’a gelen bu kahramanlar arasında “Arkadhia korularının gözbebeği” Atalante de bulunuyordu. Saçları süslenmemişti, başının arkasında toplanmıştı sadece. Elinde yayı vardı.  Meleagros, yüzü çocuk yüzü olamayacak kadar kadınsı, kadın yüzü olamayacak kadar çocuksu olan Atalante’yi görür görmez âşık olur ona. Ancak bir kadınla ava çıkmayı gururlarına yediremeyen kahramanlardan bazıları Atalante’nin ava katılmasına karşı çıkarlar. Meleagros uzun uzun konuştu, onlarla. Atalante’nin ne kadar usta bir avcı olduğunu anlatarak onları ikna etmeye çalıştı. Nihayet büyük bir merakla beklenen av süreci başlar. Domuz kıskaca alınmaya çalışılır. Bir ara kıskaçtan kurtulan domuz, önüne gelene saldırmaya başlar. Avcılardan iki tanesini öldürür. Bu arada bir karışıklık yaşanır. Hayvan, tam kılıcını çekip üzerine atılan Meleagros'u ezeceği sırada soğukkanlılığını koruyan Atalante, okunu fırlatır. Atalante tarafından fırlatılan ok gidip domuzun gövdesine saplanır. Bunu fırsat bilen Meleagros, iyice yanına yaklaştığı hayvanı öldürür. Tüm avcılar, domuzu öldürdüğü için Meleagros'u tebrik ederken o, hayatını kurtaran Atalante’ye gönülden bağlanmıştı.

Meleagros, öldürdüğü domuzun derisini ve başını bir nezaket nişanesi olarak Atalante'ye hediye eder. Zafer nişanesinin bir kadına verilmesine karşı çıkan Meleagros’un çevresindeki bazı kişiler, kızın elinden tüm armağanları alırlar. Bu kaba harekete çok öfkelenen Meleagros, ileri atılır ve armağanları kızdan alanları bir bir öldürür. Ölenlerin arasında annesi Althea'nın iki erkek kardeşi de, bir başka ifadeyle iki dayısı da vardır. İki kardeşinin, oğlu tarafından öldürdüğünü haber alan Althea, analık sevgisini unutup Moiraların söylediği yanmış odun parçasını sakladığı sandıktan çıkarıp yanan ateşin içine atar. Tutuşmaya başlayan odun yanıp küle dönünce aniden fenalaşan Meleagros, yaşamını yitirir. Oğlunun yaşamını yitirmesi üzerine yaptığından nedamet duyan Althaia, canına kıymış.

 

AMATERASU

Japoncada parlakgök anlamına gelen Amaterasu, Şinto inancının Güneş Tanrıçası’dır. Japon mitolojisine göre yaratıcı çift olarak kabul edilen Ölüm Tanrıçası İzanami ile Göğün Tanrısı İzanagi’nin kızlarıdır. Japon imparatorluk ailesi, kendilerinin bu Güneş tanrıçasının soyundan geldiğini söylerler. Efsaneye göre babası İzanagi’nin sol gözünden dünyaya gelen Amaterasu, erkek kardeşi Susanoo'ya kızıp bir mağaraya saklandığı için dünya karanlığa boğulur. Şinto inancının Japonya'daki en önemli tapınağı olan İse Tapınağı’nda bu tanrıçaya tapınılır.

Japon mitolojisine göre cennetin yöneticisi, adı; cennetteışıldayan- gökyüzünüaydınlatan anlamına gelen Güneş Tanrıçası’dır. Japonların ulusal dini Şintoizm'de birbirine eşit güçte olan tanrıların üzerinde bulunan tek tanrı Amaterasu’dur. Japon İmparatoru, bu dinin en büyük rahibi olarak kabul edildiği için İmparator’a GüneşinOğlu denir. Japon inançlarına göre imparatorun kullandığı siyasal yetkiler, tanrıça Amaterasu'nun kendisine mirasıdır. Amaterasu dünya düzenini kurması için aynı zamanda torunu olan Fırtına Tanrısı Ninighi No Mikoto'yu yeryüzüne göndermiştir. İlk Japon imparatoru Jimmu Tenno’nun bu torunun soyundan geldiği rivayet edilir. Göğün Tanrısı İzanagi'nin sol gözünden doğan Tanrıça Amaterasu, Kyushu Adası’nı sulayan bir nehirde yıkanıp üzerine ölüler ülkesinden bulaşmış her türlü kirinden arındıktan sonra dünyadaki yaşamına yeniden başlar Amaterasu ve erkek kardeşi Susanoo No Mikoto, zamanı gelince, Göğün hükümdarlığını babaları İzanagi'den devralacaklardır. Yeryüzünde yaşam sınavında pek başarılı olamayan kardeş Susanoo, tıpkı şımarık bir çocuk gibi davranıp saçmalıklarıyla ablasını canından bezdirir. Bir gün bir at leşini, dokuma tezgâhındaki Amaterasu'nun önüne attırıp onun hizmetinde bulunan kadın hizmetçilerden birkaç tanesini öldürmesi, bardağı taşıran son damla olur.

Bu olaya son derece sinirlenen ve bozulan Amaterasu, kendini Ame No İwa Ya adındaki mağaraya kapatır. Bunun üzerine dünya karanlıkta kalıp karamsarlığa düşer. Seksen Tanrı, Amaterasu’yu mağaradan çıkarmak için günlerce çabalar durur. Ama nafile.  Tüm çabalarına rağmen Amaterasu'yu o mağaradan çıkarmanın yolunu bulamazlar. Son çare olarak, Neşe, Kahkaha ve Bereket Tanrıçası Ama No Uzume'ye giderler. Neşeli tanrıça, kapısı kocaman bir kayayla kapalı mağaranın önünde, öyle abartılı öyle erotik bir dans gösterisi ortaya koyar ki, herkes pür dikkat onun gösterisini izler. Şinto inancının törensel ilk Kagura dansı olarak kabul edilen bu gösteri, garipsenir ve hatta izleyen tanrıların tamamı, bir yerden sonra bu saçmalığa kahkahalarla gülmeye başlarlar. Yol açtığı karanlığa rağmen herkesin kahkahalarla gülmesini merak eden Amaterasu,  araladığı mağaranın kaya kapısından dışarı baktığı zaman kendini görür.

Tanrıların kendisinin yüzüne tuttuğu bir aynada, kendine bakan çok güzel kadını tanımadığı için hışımla dışarı çıkan Amaterasu, mağaraya bir daha geri dönmez.  Mağaranın kapısının önüne sıralanan tanrılar, Amaterasu'nun yeniden mağaraya dönmesine engel olurlar. Amaterasu ile birlikte dünya ve ruhlar yeniden aydınlanmaya başlar. Çin kaynaklarında kendisine adıyla hitap edilen ilk Japon hükümdarı Himiko'nun hikâyesiyle Amaterasu'nun hikâyesi benzerlik arz eder. Himiko’nun kendisi de bir kadındır.  Ancak nereden geldiği ve hangi halktan olduğu konusunda kesin bir bilgi mevcut değil.

Himiko'nun Kore kökenli olup olmadığı sorusuna, yakın zamana kadar pek sıcak bakılmazdı. 1989 yılında Tenno Showa'nın (Hirohito) ölümünden sonra tahta çıkan Tenno Akihito, 2002 yılında Koreli atalarının da olabileceğini söyleyince Japon resmi tarihi, en yetkili ağızdan (Göğün Oğlu/İmparator) Tenno tarafından gözden geçirildi. İmparatorluğun yanı sıra dinsel önder konumunda da bulunan Yamatai hükümdarı güzel Himiko'nun bir Ainu olmadığı gerçeği, en çok kabul gören tarihsel gerçektir. Anlaşılan o ki Çinliler tarafından, 'Halkını büyüleyebilen dişi kam ve hükümdar’ sıfatıyla Çin kayıtlarına geçirilen Himiko, bir kam’dı. Yetmiş yıldan daha fazla bir zaman devam eden bir savaşın sonrasında, birbirinden yirmi-otuz kilometre uzaklıkta olan 32 yerleşim biriminin (kuni) başkan olarak seçtiği Himiko, üç yüz kilometrekarelik bir bölgenin hükümdarı ilan edilir. İmparatorluk koltuğuna oturur oturmaz 238 yılında elçilerini, Çin imparatoruna yollar. Japonya'nın adı bilinen ilk hükümdarı olan Himiko, Wei hanedanı mensubu olan Çin imparatoruna, Çin ile ticaret yapmak ve onlardan bir şeyler öğrenmek istediğini bildirmenin yanı sıra bir de cizye gönderir.

Wei hükümdarı, kendisine elçi yollayan Japon kadın hükümdarına, armağan olarak yüz bronz tabak gönderir. Amaterasu gibi hiç evlenmeyen Himiko, bin kadın hizmetçisiyle birlikte yüksek kulelerle donatılmış bir saraya kapanarak gözlerden uzak bir yaşam sürdü. Silahlı yüz erkek muhafız tarafından korunan sarayının içine, erkek kardeşi dışında hiçbir erkeğin girmesine izin verilmiyordu.

Japonların, tarihini Tanrıça Amaterasu'ya dayandırdıkları Japon İmparatorları tarihi, Himiko'dan pek söz etmiyor. Tanrıçanın, saçmalıklarıyla ünlü kardeşi Susanoo, ceza olarak yeryüzünde kalmaya ve orada hükmetmeye mahkûm edilir. Aradan bir zaman geçtikten sonra Amaterasu, dünyadaki düzeni kontrol etmekle görevli kıldığı ilk Japon Tennosu Jimmu'nun büyük dedesi Ninigi No Mikoto'yu yeryüzüne gönderir. Amaterasu'nun torunu olarak kabul gören Ninigi, Japon savaşçıların tamamının atası olarak geldiği Japonya'da Susanoo'dan hükümdarlığı ister. Ancak buna karşı çıkan Susanoo, imparatorluğu ona vermek istemez. Aynı zamanda usta bir diplomat olan Ninigi, Susanoo'nun tehditlerine aldırmaz ve savaşsız bir şekilde yeryüzünün hükümdarlığını Susanoo'dan devralmayı başarır.

Yeryüzünün hükümdarlığını eline alan Ninigi, bir zaman sonra, ejderhalar hükümdarının kızıyla evlenir. Bu evlilik neticesinde Japon soyu ortaya çıkmış olur. Ninigi'nin torununun torunlarından biri olan ilk Tenno Jimmu, M. Ö. 711 yılının Ocak ayında dünyaya gelmiştir. Amaterasu'nun Ana Tapınağı, İse Adası’nda, Japonya'nın eski başkenti Kyoto yakınlarındadır. Bu ana tapınak, bir başka ifadeyle bu ev, Japon kültürünün göçebe kökenine atıfta bulunurcasına her yirmi yılda bir yıkılıp yeniden yapılmaktadır. Tanrıçanın sembolü olarak kabul gören aynası, İse'deki evinde korunmaktadır.

 

Formun Üstü

AMAZONLAR

Anadolu orijinli efsanelerin tamamına yakını, yaşanmış, vuku bulmuş olayları ve yaşamış kişileri konu edinmesinden ötürüdür ki tarihî bir vasfa haizdirler. Destanlarda olduğu kadar, tarihçilerin ve coğrafyacıların yapıtlarında da bunların izine rastlamak bunun doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Bu gerçeğin en bariz örneklerinden biri de Amazonlardır. Zira söylenceleri salt bir olayla sınırlı değil, bütün bir düzeni yansıtır. Anadolu, binlerce yıl anaerkil bir toplum düzeni içinde yaşamını sürdürmüş ve bu düzenin sembolü konumunda bulunan Ana Tanrıça'ya farklı adlar altında tapınım göstermişler. Amazonlar olarak anılan bu insanlar, bu düzenin bakayalarıdır. Babaerkil vasıflara sahip olan Yunan mitolojisini bu denli etkilemiş olmaları bundan kaynaklanmaktadır.

Ünlü Yunanlı şair Homeros, Amazonlardan söz eden en eski kaynaktır. Onlardan, "ErkekgibiAmazonlar" olarak söz eden Homeros, Bellerophontes'in onları mağlup ettiğini dile getirir. Truva kentinin önünde yer alan bir tepede kabri bulunan Myrina, tanrısallık kazandırılmış bir kadın kahramandır.

Efsaneye göre Amazonlar, Savaş Tanrısı Ares ile Harmonia'nın (ya da Aphrodite'nin) kızları olarak kabul edilir. Savaşçı karakterleri tescilli olan bu kadınlar, silah olarak ok ve yayın yanı sıra bir de labrys adı verilen iki ağızlı balta kullanırlardı. Sözü edilen bu baltayı Girit ve Hitit kabartmalarında görmek mümkündür.

İlk Yunanlılar, atı sadece arabaya koşmak için kullanırlardı. Hâlbuki Amazonlar, at üstünde savaşırlardı. Bu nedenle Amazonların, Yunanlıları çok etkilediğini söylemek mümkündür. Homeros, Myrina'yı; "çok zıplayan, yüksek atlayan" şeklinde tanımlar. Bu tanımlamanın nedeni atlı bir tanrıça olmasından mı kaynaklanmaktadır? Burası pek bilinmiyor. Ancak bilinen bir gerçek vardır. O da Amazonların yerleşim alanı olarak kullandığı bölgelerle Hititler tarafından yerleşim alanı olarak kullanılan bölgeler arasındaki benzerliktir. Başta Halikarnas Balıkçısı olmak üzere kimi bilginlerde; Amazonların Anadolu topraklarında bir Hitit bakayası olduğu ya da Hititlerle ilgili bir anı olabileceği düşüncesini çağrıştırmıştır. 

Mitolojiye göre aralarında erkeklerin yaşamalarına izin vermeyen savaşçı kadınlar topluluğu olan Amazonlar, Anadolu’da Karadeniz kıyılarında Pont adı verilen bölgede yaşarlarmış. Erkekleri yanlarında köle ya da uşak olarak bulundururlar. Nesillerini idame ettirebilmek amacıyla yılda bir kez komşuları olan Gargarlarla buluşurlarmış. Onlarla cinsel alışveriş kurup çocuk doğururlar. Bu buluşma sonrasında doğurdukları çocuklardan erkek olanlarını ya öldürür ya da babalarına teslim ederlerken, kız olan çocuklarını da eğitime tabi tutup onlara ata binmeyi, silah kullanmayı ve ok atmayı öğretirlermiş. Kızların ok atmalarını daha basitleştirmek amacıyla sağ memelerini yakarlarmış. Bu tutum Anadolu'ya gelen Yunanlıları çok şaşırttığı içindir ki, Amazonlara övgüler yağdırırlar. Amadzos= memesiz anlamına gelen Amazon adının da buradan geldiği öne sürülür. Symnra (İzmir) ve Sinoppe (Sinop) kentlerinin kurucuları sayılırlar. Zamanla Thermodon Vadisi’nden Yunanistan’a yayılırlar. 

Amazonların erkek gibi oluşu, savaşçı bir kadın topluluğu olmalarından kaynaklanmaktadır. Başlarında hiçbir erkek bulunmadan kendi kendilerini yöneten Amazonlar önder olarak bir kraliçe tanırlar. Bu nedenle bunlara ait efsanelerde birçok kraliçenin adından söz edilir.

Kaynaklar, yurtları konusunda çelişkili bilgiler sunmaktadır. Efsanelerin pek çoğuna göre Amazonlar, Karadeniz'de günümüzdeki adı Terme Çayı olan Thermodon Çayı kıyısında kurdukları Themiskyra kentinde oturmaktadırlar. Adından söz edilen bu kent, günümüzde muhtemelen Fatsa ya da Ordu yakınında yer almaktadır. Zira Argonautlar, henüz Kolkhis'e varmadan onlarla karşılaşırlar. Başka bazı kaynaklar, onları Kafkas eteklerine, Trakya'ya ya da güney İskitya'da Tuna ağzına yerleştirirler. Anadolu'da hemen her yerde adlarına rastlanması, bu kaynaklardaki bilgilerin gerçek olmadığını ortaya koymaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki; tarih öncesi dönemlerde Batı Anadolu'yu yurt edinen Amazonlar daha sonra Yunanistan’ın içlerine değin yayılmış ve hatta Atina önünde savaşmışlardır. Aralarında Pitane, Myrina, Kyme, Gryneion, Smyrna, Ephesos ve Ptiene'nin ilk yerleşme yerinin de bulunduğu Ege kıyılarındaki birçok kentin Amazon kraliçeleri tarafından kurulduğu söylenmektedir. Bir tanrıça olarak kabul gören Myrina'nın göç ettiği Lesbos (Midilli) Adası’nın başkenti Mytilene'yi de kurduğu rivayet edilmektedir. Hippolyte-Herakles, Antiope -Thesseus, Penthesileia-Akhilleus örneklerinde görüldüğü üzere birçok Amazon’un büyük efsane kahramanlarıyla ilişkisi olmuş ve adları onların söylencelerinde yer almıştır.

Bu savaşçı kadınlar kimi ozanların ezgilerinde Efes Artemis'i ile ilişkili bir şekilde gösterilir: İskenderiyeli şair Kallimakhos, tanrıça Artemis’e yağdırdığı övgülerinde savaşçı Amazonların Ephesos kıyısında diktikleri tanrıça heykelinin çevresinde savaş dansı yaptıklarını ve birbirine değen kalkanlarından çıkan seslerin ta Sardes'e değin yankılandığından söz eder.

Amazonların, Ephesos'ta bulunan ünlü Artemis tapınağıyla da ilişkilidirler. Amazonların, dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen bu tapınağı yaptırdıkları ya da orada rahibelik yaptıklarından söz edilir. Anadolu'nun Ana Tanrıçası Kybele ile sıkı sıkıya ilişkili oldukları tartışılmaz bir gerçektir.

 

AMPHİTRİTE

Yunan mitolojisine göre Denizler Kraliçesi olarak kabul gören Nereidler (deniz perisi)’den biridir. Denizatları ya da Yunuslar tarafından çekilen bir arabada, sular üzerinde seyreden bir deniz perisi şeklinde sembolize edilir. Deniz Tanrısı Poseidon’un karısı olmasından ötürü Deniz Tanrıçası olarak kabul edilir. “Kara gözlü gürleyici” lakabıyla da anılır. Amphitrite sözcüğü, Hellence “dünyayı saran kadın” anlamına gelir.

Okeanos kızı Doris'in Deniz Tanrı Nereus ile birlikteliklerinden Naksos Adası’nda Nereus Kızları olarak anılan elli kız (Nereides) dünyaya gelir. Bu elli kızdan biri de Amphitrite’dir. Günlerden bir gün Amphitrite, kız kardeşleriyle birlikte bir kumsalda dalgaları cisimlendiriyorlarmış. Deniz Tanrısı Poseidon, onu görür. Görür görmez âşık olur kendisine. Hemen yanına yaklaşıp konuşmak ister. Ama çok utangaç olan Amphitrite, Poseidon’dan kaçmaya başlar. Bu kaçış,  Atlas'ın dünyayı omuzlarında taşımakla cezalandırıldığı uzak ülkeye kadar devam eder. Orada, Poseidon’un peşinden gelmediğini gören Amphitrite, ondan kurtulduğunu sanarak rahat bir nefes alır. Oysa yanılmıştır. Çünkü Poseidon, kendisinin yerine bir Yunus balığı göndermiş peşinden. Yunus, Amphitrite'yi sırtladığı gibi getirip Poseidon’a teslim eder. Evlenmişler ve o gün bugün mutlu bir çift olarak yaşamışlar. Bu evlilikten Triton doğmuştur.

Denizden olma bir sürü yaratığın başında, köpükler arasında kayan bir arabada oturur gösterilen denizler kraliçesi, Poseidon'a bağlı bir eş olmuş.

Kimi söylencelerde çocuğu olmadığından söz edilse de Hesiodos, onun yarı- insan, yarı-balık biçimli Deniz Tanrısı Triton'u doğurduğunu şu şekilde dile getirir, (Theog. 230, vd.):

 “..........

Toprağı sarsıp gümbürdeten Poseidon

Amphitrite tanrıçayla evlendi

ve onların sevişmelerinden

büyük Triton doğdu, gücü kuvveti sonsuz,

o Triton ki dalgaların dibinde,

anasının ve soylu babasının yanında

altından bir sarayda oturur

korkular saçarak çevreye.

........”

 

AMYMONE

 
 
 

Yunan mitolojisine göre Fenike Kralı Phoiniks ya da Mısır Kralı Agenor’un Europe adlı kızının kızı olan Amymone, Argos Kralı Danaos’un elli kızından biridir. Sayıları elli olan bu kızlar Danaidler olarak da anılırlar. Yunan Mitolojisinin su ile ilgili en ilginç efsanelerinden birinde başrol oynamaktadır. Bu efsaneye göre Argos’taki Irmak-Tanrı İnakhos, Tanrı Poseidon’u kızdırır. İnakhos’a kızan Poseidon da onu kurutur ve Argos, susuzluktan kavrulmaya başlar. Susuz kalan Argoslulara su bulma derdine düşen Argos kralı Danaos, elli kızını su aramaya gönderir. Bu arayış sırasında bütün gün kırlarda dolaştıktan sonra, yorgun düşen Amymone, uykuya dalar. Uykuda iken Satyr olarak adlandırılan doğa cinlerinden birinin saldırısına maruz kalır. Korku içinde uyanır ve kaçmaya başlar, güzel Amymone. Bu kaçış sırasında Poseidon’dan yardım ister. Poseidon gelir, onu kurtarır. Sonra da baş döndürücü güzelliğine vurulduğu Amymone ile evlenir. Ona düğün armağanı olmak üzere, üç çatallı mızrağını yere saplayıp, Lerna kaynağını meydana getirmiş.

 

 

Bu efsanenin başka bir anlatımı daha vardır: Poseidon, Argos’a göz koymuştu. Ama Argos, ona değil Hera’ya verilir. Buna çok öfkelenen Poseidon, Argos’u kuraklıkla cezalandırır. Bunun üzerine kral Danaos, kızlarını su aramaya gönderir. Danaos’un kızlarından biri olan Amymone, gün boyu kırlarda dolaşır durur. Dinlenmek üzere bir gölgeye oturur. Uyku bastırınca hemen oracıkta uyuyuverir. O uykuda iken Satyr’in biri gelip ona musallat olur. Korkuyla uyanan kız, olanca sesiyle bağırıp Poseidon’dan yardım ister. Hemen kızın yardımına koşan Poseidon, satyr’i oradan kovar. Sonra üç çatallı yabasını kayaya vurup bir kaynak fışkırtır. Bu kaynak, daha sonra Amymone olarak adlandırılır. Güzel kıza gönül veren Poseidon, onunla birlikte olur. Nauplios adlı bir oğulları olur. Nauplios, Argos’un güneyinde yer alan Nauplia kentinin kurucusudur.

 

 

 

 

 

ANAHİTA

Perslerin Aşk ve Bereket Tanrıçası Anahita, Eski Doğu dinlerinin tamamına yakın bir bölümünde yer alan Büyük Tanrıça’nın almış olduğu şekillerinden biridir. Yunanlıların Büyük Tanrıça Kybele ve Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite ile eş değerde tuttukları Anahita’nın dinî ayinleri, Büyük Işık Tanrısı Mithra’nın dinsel törenleriyle birlikte yapılırdı.

 Aredvi: çevresindeki topraklara bereket sunan mitolojik bir nehir adı, sûr: güç ile, Anahita: temiz ve lekesiz manalarında kullanılan üç kelimeden oluşan Aredvisur Anāhitā; Zerdüştilerin kutsal kitabı olarak kabul gören Avestâ’da Anāhītā, Pehlevi dilinde anāhīd ve anāhīt, eski Farsça’da Nâhîd, Ermeni dilinde Anahit ve Yunanca’da; Anaitis benzeri adlarla anılan Anahita, ateş, su, hava ve toprak olmak üzere dört temel anasır içindeki suyu koruyan ve ondan sorumlu olan meleğin adıdır. “Suyu bol ve temiz nehir”, “gür ve duru su” anlamlarını taşımaktadır. Zerdüştçülüğün kutsal kitabı Avestâ’da belirtildiği üzere bu su; cennet suları arasında yer almakta,  dünyada bulunan bütün suların büyüklüğünde olup suladığı yedi ülkenin topraklarına can vermekte ve Ferâhkert Denizi’ne dökülmektedir. Fars yazınında ve Farsça kelimelerde Nâhîd, Nâhide, Nâhîde ve Nahit biçimleriyle “erginlik çağına gelmiş kız” anlamına gelmektedir. Ayrıca Nâhîd, adından Zühre olarak da bahsedilen Venüs’ün bir başka adıdır.

Ahemeniler Hanedanı’ndan Pers Kralı II. Artakserkes’in; adına Sus’ta, günümüzdeki adı Hemedan olan Akbatana’da ve Babil’de birçok tapınak inşa ettirdiği Zerdüştilerin Anahita'sı yani eski İranlılar tarafından tapınım gören güçlü Tanrıça Anaitis, akarsuların büyük tanrıçasıdır. Öteki başka bazı eski ulusların, sulardan sorumlu tanrıçaları, ya Anahita ile açıklanmışlar ya da Anahita ile öteki ulusların sulardan sorumlu tanrıçaları arasında bir benzerlik kurulmaya çalışılmıştır.

Som altından yapılma bir heykeli, Parthiya Seferi’ne çıkan Romalı askerler tarafından çalınan Tanrıça AnaitisXera, Anahita’nın bir benzeridir.

Kutsal alanı olan Pontos Komanası’nda bir tapınağı ile bir putu bulunan ve sonraları Kapadokya Komanası’nda tapınım gören Orta Anadolu dağ kökenli yerel tanrıça Ma ile olan ilişkileri incelendiği zaman Komanların da Mamanlara referans olması muhtemeldir. Biri Kapadokya’da, öteki Pontus’ta olmak üzere Komana adında iki ayrı yer mevcuttu. Pontus’ta yer alan Komana adını, Kapadokya’da bulunan Komana’dan almıştır.         

Kapadokya’da bulunan Komana, süreç içerisinde önce Hierapolis, ardından da Sardis (Cataonia),  Pontus’ta yer alan Komana da Pontica (Hierocaesarea) adlarıyla anılmaya başlandılar. Pontus’ta bulunan Komana’nın Zile (Zela) ile Niksar arasında yer alan çağdaş Gümenek olduğu söylenir. Pontus’ta yer alan Zela (Zile), Anahita(Anaitis, Artemis)’ya nezredilmiş eski ve bağımsız bir tapınak toprağıydı.

 Sırada, 1815-1887 tarihleri arasında yaşayan İsviçreli antikacı, hukukçu ve antropolog Johann Jakob Bachofen'in dördüncü büyük öğretisine, grupça evlilikten iki-başlı-evliliğe geçişi sergileyen büyük oranda yaygın bir biçimin öğretisi var. Bunu, eski tanrı buyruklarını çiğnemenin kefareti şeklinde gösteren Bachofen: “Kadının iffet hakkını satın almasını sağlayan kefaret, aslında onun kendini erkeklerin eski ortaklığından kurtarıp yalnızca bir erkeğe vermesini sağlayan, kefaretin mistik anlatımından başka bir şey değildir” diyor.

Bu ön ödeme yaparak hakkında yapılacak kovuşturmadan kurtulma, sınırları belirlenmiş bir fuhuşu kapsıyordu. Babilli kadınların, yılda bir kez, Anahita’nın Militta Tapınağı’nda, bedenlerini erkeklere teslim etmekle yükümlüydüler. Hatta Küçük Asya'nın öteki halkları, kendi kızlarını, evlilik öncesinde gönüllerince yıllarca özgür bir aşk yaşamak amacıyla Anaitis Tapınağı'na gönderirlermiş. Dinsel bir örgeyle bezenmiş olan bu gibi töreleri, Akdeniz ile Ganj arasında yer alan coğrafyada yaşayan Asyalı halkların tamamında görmek mümkündür.

Bachofen, kurtuluşu hedefleyen günah ödeyici bu sungunun, süreç içerisinde yok denecek kadar azaldığını şöyle dile getirir:  "Her yıl yenilenen sungu [kendini vermek], yerini bir tek sunguya bırakır; yaşlı kadınların hétaïrisme (sefih çiftleşme)'i yerine, genç kızların hétaïrisme'i ve bunun evlilik süresince uygulanması yerine, evlilikten önce uygulanması geçer; kendini fark gözetmeksizin herkese vermenin yerini, belirli kişilere verme alır."

Morgan, hétaïrisme adı altında, erkeklerin, karı - koca evliliği dışında, evli olmayan kadınlarla evlilik dışı ilişkilerini anlar; bu ilişki-ler bilindiği gibi, bütün uygarlık dönemi süresince çok değişik biçimler altında varlıklarını sürdürerek, gitgide açık fuhuş biçimine döner ler. Bu hétaïrisme, doğrudan doğruya grup halinde evlenmeden, kadınların, iffet haklarını elde etmek için, kendilerini vermesinden gelir.           

Başlangıçta bir dinsel eylem olarak kabul gören bedenini para karşılığında başkalarına teslim etmek işi, Aşk Tanrıçası'nın tapınağında gerçekleştiriliyordu ve elde edilen para, önceleri tapınak hazinesine aktarılıyordu. Tıpkı Hindistan tapınaklarında olduğu üzere bayader (kutsal dansözler) olarak adlandırılan Anahita tapınaklarının ilk fahişeleri, Ermenistan’da bulunan Anaitis Tapınağı ile Korent'te bulunan Aphrodite Tapınağı’nda bulunan kölelerdir.

Önceleri kadınların tamamı için zorunlu olan bu kendini başka erkeklere teslim etme işi, süreç içerisinde sadece rahibeler tarafından uygulanır olmaya başlandı.  Anahita tapınaklarında olduğu gibi başka halklar da hétaïrisme (sefih çiftleşme), kızlara evlilik öncesinde tanınan cinsel özgürlükler kapsamının dışına çıkarıldı. Bu durumda günümüze başka yollardan ulaşan hétaïrisme’i, grup halindeki evliliğin ilk bakayaları olarak kabul etmek gerekir.

Emtialardaki adil olmayan paylaşımın ortaya çıkması sonrasında, bir başka ifadeyle barbarlığın üst kademesinden başlayarak, köle emeğiyle birlikte, ücretlilik de kendiliğinden ortaya çıkmaya başladı. Ayrıca zorunlu bir şekilde buna bağlı olarak; köle kadının kendi bedenini başkalarına verme yükümlülüğüyle birlikte, kendini özgür olarak tanımlayan kadınların profesyonel fuhşu da görülmeye başlandı.

Birçok din ve inançta yaşamın başlangıç noktası ve doğuşun temeli, daima dişi varlıklarla ilişkilendirilir. İran’da Anahita, bol sulu duru ırmakların, yeryüzündeki bütün ırmakların ve üretkenliklerin tamamının kaynağı, annelerin memelerinde bulunan sütlerin temizleyicisi, güç, parlaklık, duruluk ve arılık simgesi, selvi boylu, olağan-üstü güzelliği bulunan, özgür, başında yıldızlarla donatılmış altın taç, bedeninde altın elbiseler ve altından çok değerli gerdanlıklarla bezenmiş bir tanrıça şeklinde nitelenir.

Zerdüştçülüğün kutsal metinleri olarak kabul gören Avestâ’da, bu tanrıça harikulâde bir güzelliğe sahip, selvi boylu ve oldukça cazibeli genç bir kız nitelemesiyle anılır. Pers kitabeleri ve tarihçilerce verilen bilgilere bakılırsa Anahita, oldukça eski dönemlerden başlayarak yaygın olarak övgülere konu olmakta, adına özel tapınaklar yapılmaktadır. Anahita tapınakları, İranlı rahibeler için de birer inzivaya çekilme ve tanrıya yakınlaşma yerleri biçiminde kabul edilmektedirler. Hemedân, Şûş ve Kengâver (harabeleri bu güne kadar gelebilmiş) tapınakları, söz konusu tapınaklar arasında en önemli ve en görkemli olanlardır.

İran ve çevresindeki ülkelerde yer alan Anahita tapınakları, daha ziyade yörenin bol suya sahip, büyük ırmaklarının kenarlarına inşa edildiği gözlerden kaçmaz. İran’la birlikte Ermenistan bölgesi ve başka bazı Asya ülkelerinde de Anahita adıyla ve tapınaklarıyla yüz yüze gelinmesi söz konusu olan tanrıçanın, inananlarının yaşadığı coğrafyanın dışında kalan başka bölgelerde de büyük üne kavuştuğunun bir göstergesidir. IV. yüzyıldan itibaren Zerdüşt âteşgedeleri ve Anahita tapınakları, yerlerini İsevîlerin kiliselerine bırakmıştır. Eski İran kültüründe “âdîne” adıyla da bilinen cuma günü “Nâhîd”e özgüdür:

 Aredvisur adındaki çeşme, erkeklerin tenlerindeki tohumlarını, kadınların rahimlerindeki çocuklarını, annelerin göğsündeki sütü temizler. Bütün kadınların doğumunu kolaylaştıran, gerekli olduğunda bütün kadınların memelerine süt indiren odur. Aredvisur Anahita her zaman genç, güzel, alımlı, boylu boslu, mutlu, özgür, saygın ve soylu bir kız görünümünde, üzerinde çok değerli ve göz alan süslü elbiselerle görünür. Doğrusu ulu Aredvisur Anahita, her zaman âdeti olduğu üzere elinde bersem, kulaklarındaki dört köşeli altın küpeleriyle, nazik gerdanındaki güzel gerdanlığıyla görülür.

Halk arasında son derece sevilen bir tanrıça olan Anahita, Mezopotamya’da yaşayan Samilerin Aşk ve Doğurganlık Tanrıçası ’İştar’ın bir sıfatı olarak kabul edilirdi. Bazen el değmemiş, tertemiz bir bâkire, bazen de büyük bir fahişe olan Anahita; suyun, üretkenliğin ve bereketin tanrıçasıydı.

Öbür yandan Nâhîd, “felek” adı verilen göğün üçüncü katında ikamet eden Zühre/Venüs, Hârût ile Marût’u sınamak için Tanrı tarafından güzel bir kadın kılığında gönderilen güzeldir. Bazen sabah, bazen de akşamları doğar. Pers edebiyatında güneş sisteminin en parlak yıldızlarından biri olarak kabul edilen Nâhîd, Zühre’nin anlamdaşı olarak kullanılmakta, feleğin şarkıcısı, güzellikler ortaya koyan, süslenme ve bezenme simgesi olarak yansımakta, bazen de eski anlamlarını hatırlatacak kelimelerle birlikte kullanılmaktadır.

Nâhîd, yıldıza dönüşmeden evvel Babil’de yaşayan son derece güzel ve albenili bir kadındı. Sınanmak amacıyla tanrı tarafından yeryüzüne yollanan Hârût ile Marût adlarındaki iki melek, Nâhîd’in evine gitmiş ve onun albenisinin büyüsüne kapılarak günah işlemişlerdir. Onlardan “İsm-i A’zâm” duasını öğrenen Nâhîd, göklere yükselmiş ve Allah tarafından yıldıza dönüştürülmüştür.

Göklerin en yüce katında ikamet eden ve iyilikçi tanrı Ahura Mazda tarafından verilen emirle göklerden, bulutların üstünden yağmur, kar ve dolu gönderen Anahita’nın bulut, yağmur, kar ve dolu adlarındaki dört beyaz at tarafından çekilen bir arabası vardır. Her gölün, her ırmağın ve her denizin kıyısında yüz pencereden ve bin sütundan oluşan son derece güzel döşenmiş çok süslü bir evi bulunmaktadır.

 

ANDROMAKHE

Anadolu’nun kuzey batısını kapsayan Mysia Bölgesi’nde, Yunan dünyasında uygarlığın yayılmasına öncülük eden efsanevî insan Kadmos tarafından kurulan Thebai kralı Eetion’un kızıdır.  Sadakatle Troya kralı Priamos’a bağlı olan Eeiton’un yedi oğlu, bir kızı vardır. Sarayında yedi oğlu ile birlikte büyüttüğü tek kızı sevimli, uslu Andromakhe’yi Priamos’un en büyük oğlu Hektor’a verir. Düğünün nasıl yapıldığı, Hektor’la Andromakhe nasıl bir yaşam sürdükleri konusunda herhangi bilgi mevcut değil. Bu ikili ancak yıkım gelip çattığında, İlyada’da anlatılan Troya Savaşı’nın dokuzuncu yılında sahneye çıkarlar. Astyanaks adında bir çocuklar olmuştur.

Bölgede çapulculuk seferi yaygınlık kazanmaya başlamış. Bu sefere katılanlardan biri de Akhilleus’tur. Mysia’ya varan Akhilleus, hiç gözünü kırpmadan Andromakhe’nin babası Eetion’u ve yedi erkek kardeşini öldürür. Annesini de tutsak alır. Sonra büyük kurtulmalık karşılığında bırakır ama biçare kadın serbest kaldığı gün yaşamını yitirir.

Andromakhe, zamanının büyük bölümünü Troya Sarayı’nda kadınlar dairesinde hizmetçiler arasında nakış işleyerek ve mekik dokuyarak geçirir. Her geçen gün bir işkencedir, Andromakhe için. Zira kocası Hektor’un, günün birinde düşman kargısıyla can vereceği korkusu vardır, ruhunun derinliklerinde. Sık sık oğlunu dadısına emanet eden Andromakhe, savaşı gözlemek amacıyla kuleye çıkarmış. Günün birinde bir fırsattan yararlanan Hektor, saraya gelip karısını arar. Ama bulamaz. Hemen Batı kapılarına yönelen Hektor, karısını ve oğlunu uzaktan görünce sevinir. Onu gören Andromakhe, gözyaşları içinde eline sarılarak İlyada’da yer alan şu sözleri söyler:

Ah kocacığım, bu hırs yiyecek seni,

Yavruna, talihsiz karına acıma yok sende,

dul kalmama, biliyorum az gün var,

Akha’lar üstüne saldırıp öldürecekler seni.

Sensiz kalmaktansa toprak yutsun beni daha iyi

Benim senden başka dayanağım yok,

alıp götürdüğü zaman ölüm seni

yalnız acılar kalacak bana,

Ne babam var benim, ne ulu anam…

Sen bana bir babasın Hektor,

Ulu anamsın benim, kardeşimsin, arkadaşısın sıcak döşeğimin,

Burada kalede kal, acı bana,

Yetim koma yavrumuzu, karını dul koma.

 

Troya ordusunun dayanağı Hektor, acır karısına, oğluna. Ama yapacak bir şeyi yok artık. İşin içine girmiş bir kez. Bir korkak gibi çekilecek değil ya savaştan. Kendisine yakışmaz bu.

Günler sonra bir ölüm-kalım savaşı başlar, Hektor ile Akhilleus arasında. Bir başka ifadeyle Homeros’un İlyada’sının en dramatik sahnesi. Yiğitçe dövüşe dövüşe can verir, Tanrıların ölümüne karar kıldığı Hektor. Yüksek surlarından bir çığlık kopar, Troya’nın. Odasında mekik dokuyordu, Andromakhe. Oradan duyar bu vaveylayı. Deli fişek gibi fırlar dışarı. Gözyaşlarıyla izler, Akhilleus tarafından arabasının arkasına bağlanıp toz toprak içinde sürüklenen kocası Hektor’un cansız bedenini. Dayanamaz acısına düşer, bayılır.

Bu insanlık dışı işkence, tam dokuz gün süreyle devam edecektir. İnsanlıktan nasibini almayan Akhilleus, her günün sabahında Hektor’un cansız bedenini arabasının arkasına bağlayıp sürükler, Troya surlarının çevresinde. Bu vahşet sahnesine daha fazla dayanamayan baba Yaşlı Priamos, onuncu günün akşamı varır, Akhilleus’un yanına. Yalvarır, yakarır ona. Oğlumun cesedini bana ver, diye. Sonuçta, oğlunun cansız bedenini almayı başarır, acımasız Akhilleus’un elinden. Andromakhe ağıtlar yakar, biricik kocasının cesedinin başında.

Çilesi bitmez bahtsız Andromakhe’nin. Onu, savaş ganimeti olarak alan Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’un sarayında görüyoruz. Neoptolemos, Hermione ile evlidir. Ancak ondan çocuğu olmamıştır. Neoptolemos tarafından tutsak olarak getirilen Andromakhe, ona üç oğul, bir kız verir. Hermione kıskanır, Andromakhe’yi. Onu öldürmeye kalkışır. Andromakhe, çareyi tapınağa sığınmakta bulur. Orada bile ölümden son anda kurtulur.

Euripides’in Troyalı Kadınlar adlı oyunundan:

Troya kenti Akhalar tarafından alınmış, Hektor, Akhilleus tarafından öldürülmüştür. Öte yandan Andromakhe, sahip olduğu erdemlerden dolayı Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’un payına düşmüştür. Kayınvalidesi Hekabe’ye çocuğuyla birlikte tutsak olarak götürüldüğünü duyurur: “…Ben iyi ünün peşinden gittim, ama elde ettiğim şansın çoğunu kaybettim. Çünkü kadında bulunması gereken erdemleri, Hektor’un çatısı altında elde ettim. Ve özellikle doğru olsun olmasın dışarı çıkan kadının suçlanması; evde kaldım, böyle bir isteğin tutsağı olmadan. Evden ırak tuttum kadın dedikodularını, söylentilerini. Salt aklımın bilgeliğine inanarak. Kocamın yanında dilim suskun, bakışlarım sakindi… Bu ün, Akha ordusu gelince yok oldu…” (Euripides, 2002: 34) diyor Andromakhe.

Euripides’in Andromakhe adlı oyunundan:

Andromakhe, Neoptolemos’un Skyros’taki evine getirilmiş ve bir oğlu olmuştur. Öte yandan yiğidin karısı-Spartalı Menelaos’un kızı Hermonie’nin çocuğu olmuyordur. O, bu durumdan Andromakhe’yi sorumlu tutar. Kendisine büyü yapmakla suçlar ve öldürülmesi ni ister. Öte yandan Andromakhe kendisini savunarak, Hermonie’nin, kocasına yönelik olan korumacı tavrını eleştirir: “…Kocan, senden, benim büyülerimden dolayı nefret etmiyor ki. Onun nefretinin sebebi, ona birlikte yaşamak için vermen gerekeni verememen. Bu da güzellik değil, bir kocaya en çok zevk veren şey olan erdem… Eğer ıstırap çekiyorsan bunun sebebi Sparta’yı önemli bir kent olarak görüpSkyros’u küçümsemendendir. Sen yoksullar arasında yaşayan zengin bir kadınsın. Baban Menelaos’un, Akhilleus’tan daha büyük bir adam olduğunu düşünüyorsun. İşte kocan, senden bu yüzden nefret ediyor…” Yine Andromakhe’nin Hermonie’ye söylediğine bakılırsa; “… Bir kadın, kocasını her şart altında sevmelidir… Sen bir adamın birçok kadınla evlenip her biriyle sırayla yattığı soğuk Trakya ülkesindeki Titanlardan biri ile evlendirilmiş olsaydın, bu diğer kadınları öldürecek miydin? O vakit yalnızca şehvet peşinde koşan bir kadın olarak gösterilirdin. Davranışın tek kelimeyle iğrenç. Evet, bizim sorunlarımız kocalarımızınkinden daha büyük ama biz, problemlerin nasıl çözüleceğini de biliriz…”

 

ANDROMEDE

Yunan mitolojisine göre Andromede, Etiyopya Kralı Kepheus ile Kassiope’nin kızlarıdır. Kraliçe Kassiope, günün birinde elli deniz perisinden oluşan ve adlarına Nereid denilen deniz perilerinden daha güzel olduğunu söyler. Kraliçenin bu tutumu karşısında onurları kırılan birbirinden güzel ve her bakımdan deniz dalgalarının sembolü olan deniz perileri, kraliçeyi cezalandırması için denizler tanrısı Poseidon’a şikâyet ederek ondan yardım isterler.

Adına Nereid denilen deniz perilerinin şikâyetini değerlendiren ve onları haklı bulan Denizler Tanrısı Poseidon, Kassiope’i cezalandırmak için Etiyopya’ya bir deniz canavarı gönderir (Kimi efsanelerde bu canavarın Ketus adı verilen balina olduğu söylenir. Ancak genel olarak Cetus zararsız bir balina olarak bilinmektedir.)  Bunun üzerine Kral Kepheus, bu canavardan nasıl kurtulacaklarını Amon kâhinine danışır. Amon kâhini krala, kızı Andromede’yi kurban olarak sunması koşuluyla Etiyopya’yı su altında bırakabilecek bu canavardan kurtulabileceğini söyler. Etiyopyalılar, bu koşulu kabullenmesi için Kepheus’a baskı yaparlar. Halkın baskısına boyun eğmek zorunda kalan Kral Kepheus, Denizler Tanrısı Poseidon tarafından ortaya salınan ve ülkeyi kasıp kavurmaya başlayan bir deniz canavarını teskin etmek amacıyla kızı Andromede’yi, günümüzde Tel Aviv olarak bilinen kentin kıyısına götürüp canavara teslim eder. Kendisine teslim edilen Andromede’yi kayaya bağlayan canavar, tam onu parçalamak üzereyken Pegasus adlı uçan kanatlı ata binen Perseus, imdadına yetişir, Andromede’nin.

Seriphos Adası kralı Polydektes tarafından, pençeleri ve tunçtan kanatları bulunan ve başları yılanlarla çevrili korkunç yaratıklar olan Gorgonlarla savaşmakla ve onlardan biri olan Medusa’nın başını kesmekle görevlendirilen Baştanrı Zeus’un Danae’den doğma oğlu Perseus, Medusa’nın kafasını keserek öldürdükten sonra Pegasus adlı kanatlı atıyla geri dönerken rastlantı sonucu prenses Andromede’yi, kayaya zincirlenmiş bir şekilde ağlarken görüp ona âşık olur. Onunla konuşmaya çalışır. Ancak uzun bir süre susmayı tercih eden Prenses Andromede, Perseus’un ısrarlı tutumu karşısında konuşmaya başlar. Ona, kim olduğunu ve neden kayaya zincirlendiğini anlatır. Perseus, prensesin ailesine canavarı öldürebileceğini, ancak bunun karşılığında prensesle evlenmek istediğini söyler. Kral ve kraliçe bu teklifi hemen kabul ederler. Önerisinin kabul edildiğini gören Perseus, Andromede’yi kurtarmaya karar verir. Pegasus adlı kanatlı atıyla gökyüzünde uçan Perseus’un suya vuran gölgesi, canavarın aklını karıştırır. Bundan yararlanan Perseus, attığı oklarla canavarı öldürmeyi başarır. Bir başka efsaneye göre Perseus, bakan kişiyi taşlaştırma özelliğine sahip olan Medusa’nın, kopmuş başını canavara göstererek onu taşlaştırır.

Anlaşmanın kendi üzerine düşen kısmını yerine getiren Perseus, Andromeda ile evlenmek ister. Evlenmelerine onay veren Kepheus’un unuttuğu bir şey vardır. Zira Kepheus, daha önce kızı Andromede’yi Phineus adındaki erkek kardeşine vereceğine dair söz vermiştir. Perseus’a verilen sözün yerine getirilmesi için hemen düğün-dernek kurulur. Phineus, arkadaşlarıyla düğünü basıp Andromede’yi kaçırmak ister. Perseus, buna karşı çıkar ve iki taraf arasında büyük bir kavga yaşanır. Neticede burada da kahramanlığını gösteren Perseus,  Phineus ve yandaşlarını öldürür. Sonra düğün, kaldığı yerden devam eder ve yeni evli çiftler mutlu bir yaşam sürerler.

Kral Kepheus ile Kraliçe Kassiope, ölümleri sonrasında tanrı Poseidon tarafından gökyüzünde yıldızlar arasına alınarak onurlandırılırlar. Perseus ile Andromede de onlara gökyüzünde eşlik ederler.
Andromede, gökyüzünde kolları sere serpe uzatılmış ve bileklerinden zincire bağlanmış bir kadın figürü olarak yer almaktadır.

 

ANNA PERENNA

Başlangıçta Bolluk ve Beslenme Tanrıçası olan Anna Perenna, sonradan Roma Yeni Yıl Tanrıçası olarak kabul gördü. Eskiçağ’ın en erken döneminde yılın başlangıç tarihi olarak kabul edilen 15 Mart günü, anısına şenlikler gerçekleştirilirdi. Kendisine, Roma’nın kuzeyinde Via Flaminia’ya açılan kutsal koruluğun adandığı Anna Perenna, ihtiyar bir kadın şeklinde betimlenir.

Hakkında birçok efsane mevcuttur. Bunlardan birine göre yaşadığı mutsuz aşklarıyla ünlenen Tir Prensesi Dido’nun kardeşidir. Bir başka efsaneye göre de Roma’da bir iç savaş meydana gelir. Her savaşta olduğu gibi bu savaşta da yıkımlar, yokluklar ve açlıklar yaşanır. Halka birçok acı yaşatan, yüzlerce kişinin ölmesine, binlerce kişinin aç kalmasına, sefalet çekmesine neden olan bu savaş sonrasında sınıflar arasında bölünme yaşanır. Anna Perenna, bu bölünme sırasında Roma’da Mons Sacer adı verilen Kutsal Tepe’ye çekilir. Orada Plebs adı verilen çörekler yapmaya başlar. Her gün kendi elleriyle yaptığı bu çörekleri, açlık çeken halka ucuz ucuz satmaya başlar. Kazandığı paralarla bir sonraki gün yapacağı çöreklerin malzemesini alan Anna Perenna’nın bu yardımı, anlaşmazlık sona erinceye kadar devam eder. Sonunda anlaşmazlık giderilip savaş sona erdirilince halk, kente geri dönmeye başlar. Anlaşmazlık sonrasında kente dönüş yapan halk, savaş sırasında açlıklarını gidererek yaşamlarını sürdürmede kendilerine yardımcı olan Anna Perenna’yı tanrılaştırır. Her yılın 15 Mart’ında anısına gerçekleştirilen şenlikler sırasında Tevere Irmağı’nın kıyısında toplanan halktan insanlar, yaşamak istedikleri her yıl için bir kupa şarap içerlermiş.

 

ANTEİA

M.Ö. VIII. yy.da yaşayan Yunanlı epik şair Homeros’un yapıtlarında adından söz edilen Anteia, tragedya yazarları tarafından Stheneboia olarak adlandırılan kadındır. Lykia kralı İobates’in kızıdır.  Kardeşi Akrisios tarafından Tiryns tahtından indirildikten sonra babasının sarayına sığınan Proitos ile evlenir. Mutlu bir yaşamları vardır. Bu evliliklerinin neticesinde Proitides Kardeşler adıyla anılan üç güzel kızı dünyaya gelir.

Ancak bu mutluluk, Bellerophontes’in oraya gelmesiyle bozulur. Bir kaza neticesinde kardeşinin ölümüne neden olmasından ötürü yurdundan ayrılmak zorunda kalan Bellerophontes, Anteia’nın Tiryns kralı olan kocası Proitos’un sarayına sığınır. Korinthoslu kahraman Bellerophontes’e delicesine âşık olur Anteia. Ancak Bellerophontes, kendisine âşık olan Anteia’nın âşkına karşılık vermez. Bunun üzerine Anteia, onu, kendisine sarkıntılık edip yoldan çıkarmaya kalkıştığı yalanıyla kocası Proitos’a şikâyet eder. Kral, karısının bu şikâyeti üzerine içinde ölüm fermanı bulunan kapalı bir tableti verdiği Bellerophontes’i aynı zamanda Lykia kralı olan kayınpederi İobates’e gönderir. Lykia Kralı, damadı tarafından gönderilen konuğu, günlerce ağırlamış. Bir zaman sonra damadından gelen mektubu açmış. Mektupta olayı anlatan damadı, gencin öldürülmesi gerektiğini yazıyormuş. Evine gelen konuğu öldürmeyi kendisine yakıştıramayan Likya Kralı, sonunda kendince bir çözüm yolu bulmuş

Ülkesini sürekli tehdit eden Khimaira adında bir canavar varmış. Likya kralı, Bellerophontes’e ağzından alevler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu bu canavarı öldürme görevini verir. Her şeyden bihaber olan Bellerophontes, kendisine hürmette kusur etmeyen kralın bu isteğini kabul eder. 

 Bu işi nasıl başaracağını danıştığı kâhinler, Bellerophontes’e tapınağa gidip orada bir gece geçirmesini ve tanrılara adak adamasını tavsiye ederler.

Kâhinlerin tavsiyesine uyarak tapınakta bir gece uyuyan Bellerophontes’in güzelliğine dayanamayan tanrıçalar, ona Pegasus’un gemini verirler. Pegasus uçan bir atmış, bakanı taşa çeviren yılanbaşlı Medusa’nın kesilen başının kanlarından dünyaya gelmiş. Tanrıçalar tarafından sanat perilerine armağan edilen Pegasus, sadece bu perileri ve sanatçıları bindirirmiş sırtına.

 Tanrıçalar tarafından kendisine verilen gem ile Pegasus’u aramaya başlayan Bellerophontes, günler sonra onu bir pınarın başında bulur. Elindeki gemi başına geçirdiği Pegasus’un sırtına binip göklerde dolaşmaya başlar.

Khimaira ile savaşmak için Pegasus’la göklerden aşağı inen Bellerophontes’in Khimaira ile savaşı, günler boyu devam etmiş. Bellerophontes tarafından atılan okların kurşun uçları, canavarın ağzından saçan alevlerle eriyerek boğazını tıkaması sonucunda canavar ölür. Böylece Lykia bölgesi, Bellerophontes’in sayesinde bu azılı canavardan kurtulmuş. 

Lykia kralı, bu görevi başarıyla yerine getiren Bellerophontes’e bu kez de Amazonlarla savaşma görevini verir. Bu işi de başarılı bir şekilde yerine getiren Bellerophontes, bunun yanı sıra kendisine verilen başarılması çok zor pek çok işi de başarıyla yerine getirir. Lykia kralı, bu süre içinde suçsuzluğu anlaşılan Bellerophontes’e küçük kızını vererek kendisine damat yapar.

 

ANTİKLEİA

İthaki kralı Laertes'in karısı, Odysseus'un anası ve insanların en kurnazı olarak kabul edilen Autolykos'un kızıdır. Autolykos, Sisyphos'un sürülerini çalar. Sisyphos da bundan ötürü gelip Autolkylos'un sarayına yerleşir. Efsanelerden birine göre Antikleia, bu sırada onunla bir ilişki içindedir. Onunla ilişkisi sonrasında Laertes ile evlenir. Efsanelerden bazıları Odysseus'un, Sisyphos'un oğlu olduğunu ileri sürerler.

Troya Savaşı’na katılan oğlu Odysseus, uzun zaman evine dönmeyince onun öldüğünü sanan anne Antikleia, daha fazla dayanamayarak canına kıymıştır. Homeros’un Odysseia'sında (XI,85 vd.) ana-oğulun buluşması şu şekilde dile getirilir:

 

Bir de baktım geçmiş, göçmüş anamın ruhu çıkageldi,

Ulu yürekli Autolykos'un kızı Antikleia'nın ruhu,

oysa kutsal İlyon'a giderken sağ bırakmıştım onu, görünce bir acıdım, bir ağladım...

 

Odysseus neden Hades'e indiğini, anne Antikleia da İthaki'de yaşananları anlatır. Aralarında insanı duygulandıran, etkileyen bir konuşma geçer. Neticede Odysseus anasına sarılmak ister:

 

O böyle konuştu, benim gönlümse tek bir şey istiyordu:

Kucaklamak geçmiş, göçmüş anamın ruhunu,

Üç sefer atıldım üstüne, ah dedim anama bir sarılsam,

üç seferinde de bir gölge oldu, düş gibi,

yüreğimdeki keskin acı her seferinde büyüdü.

 

ARAKHNE

Arakhne Lydialı genç bir kızdır. Babası İdmon, Kolophon kentinde kumaş boyacılığı yaparmış. Arakhne nakış işlemede, kilim dokumada öylesine usta, öylesine maharetliymiş ki, bütün bölgede onun gibisine rastlamak mümkün değilmiş. 

Aynı zamanda Atina kentinin baş tanrıçası ve koruyucusu olan Zekâ, Sanat ve Strateji Tanrıçası Athena, insanlar tarafından yapılan bütün sanatların ve işlerin, özellikle de kadınlar tarafından yapılan nakışların ve işlemelerin koruyucusuydu. Hatta Evlilik Tanrıçası Hera’nın gelinliğini bizzat kendi elleri ile hazırlayıvermişti. Bu işlerde son derece başarılı olan Yunanlı kadınlar, sanatlarını, Athena’yı çalışırken izleyerek öğrendiklerini ve onun nasihatlerine kulak verdiklerini övünerek söylerlermiş. Ancak iyi kalpli, uysal ve yumuşak başlı olan Athena’nın da kimi zaman öfkelendiği, kalp kırdığı ve intikam hırsıyla yanıp tutuştuğu olurmuş.

Efsaneye göre Arakhne adındaki Lydialı güzel bir kız gergef işlemekte, oya yapmakta öylesine güzel bir performans sergilermiş ki Nympha adı verilen su perileri bile kimi zaman işlerini güçlerini bırakarak onu izlemeye giderlermiş. Kendisini sürekli izlemeye giden su perileri günün birinde Arakhne’ye; “Bu güzel sanatı, böylesine hoş gergef işlemeyi Athena’dan mı öğrendin? diye sorarlar. Arakhne, bu soruya; “Athena kim oluyor da benimle boy ölçüşsün? Ben bu konuda kendime güveniyorum, herkesi, hatta tanrıça Athena’yı bile geride bırakabilirim” der.

Arakhne’nin söylediği bu sözler, günün birinde Athena’nın kulağına gider. Buna son derece hiddetlenen Athena, yaşlı bir kadın kılığına bürünerek Arakhne’nin yanına gider. Ona; “Kızım, yaşlılık insana keder ve üzüntünün yanı sıra tecrübe de getirir. Nasihatimi yabana atma. Sen sanatında oldukça başarılısın. Bu konuda bütün kadınları, genç kızları geçebilirsin. Ama Tanrıçanın gücü ve sanatı her şeyin üzerindedir. Kendini onunla kıyaslama” der.

Arakhne; “Ben gurura falan kapılmıyorum, kendimi de kimseden üstün görmüyorum. Sadece gerçeği söylüyorum. İsterse Athena gelsin, ben onunla da yarışa hazırım” der.  

Arakhne’nin söylediklerine çok hiddetlenen tanrıça Athena; “İştegeldim, hodri meydan” demiş. İkisi ellerine aldıkları gergefleri büyük bir titizlik ve incelikle işlemeye koyulmuşlar. Tanrıça Athena, gergefine tanrı ve tanrıçaların yaptıkları büyük işlerden ve onların mekânı Olympos’tan sahneler işler. Arakhne ise tanrı ve tanrıçaların aşk sahnelerinden görüntüler nakşeder gergefine. Hakkında hiçbir aşk dedikodusu bulunmayan ve namus kavramının sembolü ve koruyucusu olarak bilinen Athena, bu sahnelerin resmedilmesine tahammül edemez olur. Zira bu sahneler, işleriyle meşguliyetinden ötürü hiç evlenmeyen ve hatta günün birinde nehirde yıkanırken kendisini gören yaşlı bir adamın gözlerini oyarak kör eden tanrıçanın tahammül sınırlarını zorlamaktadır.

Daha fazla dayanamayan Athena, Arakhne tarafından işlenen gergefi alır, yırtar. Buna çok içerlenen Arakhne de kendini öldürmeye çalışmış. Bunun üzerine Athena, Arakhne’ye; “Madem sınırını bilmiyorsun, kendini bu konuda bir numara görüyorsun, bundan sonraömrünü ağ üzerinde desen işleyerek geçireceksin” diyerek onu örümceğe çevirmiş.

O gün bu gündür örümcekler, bunun utancıyla hep kuytu köşelerde, sessiz sedasız bir biçimde ağlarını örer dururlarmış.

 

ARÇURİ

Çuvaş Türklerinin inançlarına göre orman ruhu olarak kabul edilen şeytani bir yaratıktır. Uzun saçlı, kara görünümlü ve vücudunun tamamı tüylerle kaplı bir kadın görünümündedir. İki tanesi önde, iki tanesi arkada olmak üzere dört gözü, üç eli, üç ayağı olduğu söylenen Arçuri, uzun boylu ve yere değecek kadar uzun saçları olan biri şeklinde tanımlanır. İri, uzun ve sallanan göğüslerini omuzlarının üzerinden geriye doğru atar. Buna rağmen kimi zaman erkek görünümünde de tasavvur edilir. İnançlara göre bu ruh, insanı öldürmez bedenine zarar verir.

Avın uğurlu geçip geçmemesi kendisine bağlı olduğu söylenen Arçuri, Çuvaş inançlarında Hıristiyanlığın kabulü sonrasında kötü bir ruh şeklinde kabul görmeye başlamıştır. İnanca göre ormanda onu rahatsız edici bir sesle birbirlerine seslenen insanları aklından tutarmış, ardından ele geçirip gıdıklayarak öldürürmüş. Kurban isteyen bu yaratığı rahatsız etmek son derece tehlikeliymiş. At sırtında dolaşmayı seven bu varlığa kimi zaman su kenarlarında da rastlamak mümkünmüş. Değişkenlik yeteneğine sahip olduğu söylenen Arçuri, istediği zaman aksakallı adam, istediği zaman balina kılığına bürünebilirmiş. Bir başka ifadeyle Arçuri, göz açıp kapatıncaya kadar birçok nesneye dönüşebilme yeteneğine sahipmiş. Tokat sesini andıran bir sesle ürpertici bir kahkaha atarak insanları çağırmak, en çok hoşlandığı şeylerdenmiş. Dönüp bu sese kulak veren insanı yediği söylenir. Zamansız ölenlerin ya da eceliyle ölmeyenlerin ruhlarının ölüm sonrasında Arçuri'ye dönüştüğü inancı yaygındır.

 

ARETHUSA

Yunanistan’da akan Alpleis Nehri’nin perisi olan Arethusa, eski Deniz Tanrısı Nereus’un elli kızından biridir. Tanrıça Artemis'in çevresinde yer alan avcı kızları arasında yer alır. Günün birinde avdan dönen Arethusa, üzerindeki   yorgunluğu atmak amacıyla ırmağa girip yıkanmaya başlamış.  Yıkanırken aniden ırmaktan yükselen bir erkek sesi duymuş. Kıza tutulan ırmak tanrı Alpheios'un sesiymiş bu. Güzelliğine hayran olduğu Arethusa’yı kucaklamaya çalışır. Arethusa, sudan dışarı fırladığı gibi koşmaya başlamış. O koşmuş Irmak-Tanrı Alpheios onu kovalamış. Bu kovalamaca ta Sicilya yakınlarındaki Ortyga Adası’na kadar sürmüş. Sonunda kaçacak gücü kalmayan Arethusa, kendisini Alpheios’un elinden kurtarması için Artemis'e yakarmış. Kendisini önce bir buluta çeviren Tanrıça Artemis, daha sonra onu Ortyga Adası’nda bir çeşmeye dönüştürmüş. Kendisine acıdığı Alpheios’u da Yunan Denizi’ne dökülen bir Irmağa dönüştürür. Ama azimli Alpheios, yeraltından Sicilya’ya akıp Syrakusai'daki Arethusa Pınarı’nda onunla birleşmeyi başarmıştır.

 

ARİNNA

Mitolojiye göre Kapadokia bölgesinde bir kent adı ve bu kentin Hatti menşeli Güneş Tanrıçası olan Arinna, Hitit İmparatorluğu’nun baş tanrıçasıydı.

Anadolu’nun en eski yaşayanlarından biri olan Hititlerin dini incelendiği zaman farklı etnik kökenlere özgü pek çok unsurun bir araya toplanması neticesinde meydana gelen bir kültür mozaiğiyle karşılaşmak mümkündür. Hint-Avrupa menşeli bir toplum olan Hititler, kendilerine özgü kültür öğeleriyle birlikte tanıştıkları yeni kültürlerden de kendilerine uygun olanları benimseyip özümsemişler. Hitit inancındaki en güzel çeşniliği açık bir şekilde onların panteonlarında görmek mümkündür. Kendilerini bin tanrılı olarak tanımlayan Haitilerin tanrılarını etnisite açısından gruplara ayırmak, onların inançlarını daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bunları; Hint-Avrupalı Tanrılar (Hitit, Luvi, Pala), Asianik Tanrılar (Hatti, Hurri, Sümer), İndo-Ari Tanrılar (Eski Hint) ve Semitik Tanrılar (Asur, Babil) olmak üzere dört grup altında toplamak mümkündür.

Son derece geniş bir coğrafyaya hükmeden Hitit imparatorluğu, farklı etnik menşelere sahip bulunan bir tebaanın egemeniydiler. Siyasal bir seçim şeklinde kabul gören bu girişimle farklı kültürlere sahip olan toplumların tanrı ve tanrıçaları resmî bir panteon altında bir araya geliyor ve sonuçta Hitit egemenliğine giren bu toplumların, merkezi bir güç altında birleşerek yaşaması sağlanmış oluyordu. Hitit inancına göre, tanrılar da insanların yaşamlarına benzer bir yaşam sürüyor, yiyip içiyor, kimi zaman aralarında kavga da yaşanıyordu. Hatta birbirleri ile evlenip çoluk-çocuk sahibi bile olabiliyorlardı. Hattuşaş’ta bulunan Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı, Hititlerin, tanrılarını kendileri gibi düşündüklerinin en açık göstergesidir. Burada tanrıların erkek ve kadın şeklinde gruplara ayrılması, Fırtına Tanrısı Teşup'un erkek tanrıların egemeni, Güneş tanrıçası Arinna’nın da tanrıçaların egemeni olarak gösterilmesi Hititlerin kadın ve erkek eşitliğine ne kadar önem verdiğini ortaya koymaktadır.

Hitit Pantheonu’nun, tanrılar yurdunun en önemli tanrıçası, Arinna kentinin Güneş Tanrıçası Arinna’dır. Hititlerin önemli açık hava kaya tapınağı Yazılıkaya kabartmalarında tanrıçaların başını çeken Arinna’nın, Hurri dilindeki karşılığı Hepatu’dur. Arinna kentinin Güneş Tanrıçası Arinna, Hititler için büyük bir öneme sahipti. M. Ö. 14. yy.- M. Ö. 12. yy. arasını kapsayan Yeni Krallık Dönemi krallarından II. Murşili (hükümdarlığı M. Ö. 1346-45-1320-15) tarafından tutulan yıllıklarda Hitit topraklarının ve Hitit ülkesinin Arinna’ya ait olduğu dile getirilmektedir. Aynı yıllıklarda bu tanrıçanın bayramlarına gerekli zamanın ayrılmamasının ya da ilgilenilmemesinin de günah sayıldığını öğreniyoruz.  

Arinna kenti hakkında farklı varsayımlar bulunmaktadır. Bunlardan en kuvvetlisi ve arkeolojik kanıtlarla ortaya konulanı, Arinna’nın Alacahöyüklü olduğudur.

Arinna kentinin Güneş Tanrıçası Arinna, krallığın yaşamında son derece büyük öneme sahiptir. II. Murşili (krallığı M.Ö.1345-1315) uzun zamandan beri yerine getirilmesi savsaklanan bu külte canlılık kazandırmış ve elde ettiği başarı ve zaferleri buna bağlamıştır:

"Ben majeste, babamın tahtına oturduğumda çevredeki bütün düşmanlar benimle savaşa giriştiler. Ancak ben hiç bir düşman ülkesine karşı sefere çıkmadan önce Arinna kentinin güneş tanrıçası ile ilgili bayram törenlerini düzenledim[...] ve ona seslendim: Arinna'nın güneş tanrıçası! Benim efendim, benim yanıma aşağıya gel ve [...] senin topraklarını almak isteyen çevredeki düşman ülkeleri yok et.! Ve Arinna'nın güneş tanrıçası sözümü duydu ve bana geldi. O zaman babamın tahtına oturur oturmaz, çevredeki düşman ülkeleri on yılda yendim ve onları yere vurdum." dediğini belirtmektedir. Bununla birlikte, tarihteki ilk yazılı antlaşma olan ve M. Ö. 1259/ 1258’de Hititlilerle Mısırlılar arasında imzalanan Kadeş Antlaşması’nda tanrıçanın mührünün yer almasının yanı sıra Mısır firavunu II. Ramses ile birebir mektuplaşma önemine sahip olan Pudu-Hepa'nın, Arinna'nın Güneş Tanrıçası’na nasıl bağlı olduğu ve ona karşı nasıl saygılı davrandığı da bilinen bir gerçektir.

Arinna kentinin Güneş Tanrıçası olan Arinna, Yazılıkaya'da erkek tanrıların başını çeken Fırtına Tanrısı Teşup ile evliydi. Bu evlilikten Nerik ve Zippalanda kentlerinin Fırtına Tanrılarının yanı sıra Tanrı Şarruma da dünyaya gelmiştir.

Arinna kentinin Güneş Tanrıçası Arinna’nın mührü, Hitit-Mısır arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, gümüş bir tabletin üzerinde bulunmaktadır. Bu son derece öneme haiz bir olaydır. Yukarıda Pudu-Hepa tarafından Arinna kentinin Güneş Tanrıçası Arinna’ya verilen öneme değinmiştik. Arinna’nın önemini belirtmesi açısından Pudu-Hepa’nın çeviri yazısını veriyorum.  Bu çeviri yazı aynen şöyledir: "Ülkenin hâkimesi Arinna'nın Güneş Tanrıçası'nın mührü ile tanrıçanın hizmetkârı, ülkenin hâkimesi, Arinna'nın Güneş Tanrıçasının rahibesi, Kizzuwatna ülkesinin kızı, Hatti ülkesinin prensesi Puduhepa'nın mührü"

Arinna'nın, günümüzdeki Alacahöyük kenti olduğu Ord. Prof. Dr. Sedat Alp için hazırlanan Armağan Kitap’ta Dr. Sedat Erkut tarafından ortaya konmuştur. Dr. Sedat Erkut tarafından açıklanan bu görüş, İngiliz araştırmacı ve Hitit coğrafyacısı Oliver Gurney tarafından da doğrulanmıştır. Hitit kralları, Arinna'nın Güneş Tanrıçası’nın rahibi olmaktan her zaman gurur duymuşlardır. M. Ö. 1295-1272 yılları arasında krallık yapmış olan II. Muwatali, duasında kendisinin Arinna'nın Güneş Tanrıçası’nın rahibi olduğunu dile getirmiş ve o sıfatla tanrılara yalvarıda bulunmuştur. Yaklaşık MÖ 1267-1237 tarihleri arasında hüküm sürmüş Hitit kralı III. Hattuşili ise Arinna'nın Güneş tanrıçasını, İştar ile özdeşleştirmiştir.

 

ARURU     

Sümer tanrıçası. Sümerlerin ünlü Gılgamış destanında adı geçen Aruru, A-Ru-Ru biçiminde de yazılıyor. Efsaneye göre çok akıllı ve çok çalışkan bir kral olan Gılgamış, Uruk kentinde yaşayan erkeklerin de boş oturmamalarını, kendisi gibi soluksuz çalışmalarını istemiş. Bunun üzerine erkekler, her gün güneş doğmadan önce çalışmaya başlarlarmış. Bu çalışmalar, gecenin geç saatlerine kadar devam edermiş. Sabahın erken vaktinden gecenin geç saatlerine kadar çalışmak zorunda kalan erkeler, sonunda öylesine halsiz ve perişan düşerler ki ne evlerinin işlerini yapacak, ne de karılarına ve sevgililerine ayıracak vakit bulabilmişler.

Bunun üzerine Uruklu kızlar ve kadınlar tanrılara yalvarıp kocalarının ve sevgililerinin biraz da kendilerine bırakılmasını istemişler.
Tanrıça Aruru, kadınlara acımış ve toprak vücutlu yarı hayvan Enkidu'yu yaratarak Gılgamış'la dost etmeye karar vermiş. Böylelikle genç ve cesur kralı çeşitli serüvenlere sürükleyip Uruk erkeklerini rahat bırakmasını sağlamış. 

 

ATALANTE

Mitolojiye göre Atalante’nin babası, kökeni, bölgenin efsanevi atası olarak bilinen Arkas’a dayanan Lykurgos’un oğlu İasos’tur. Annesi de Klymene olarak geçer. Kendini tanrıça Artemis’e adayan avcı bir kadın olan Atalante, Eski Yunan mitolojisinde önemli bir yer tutan Kalydon Domuz Avı’na ve Argonautlar Seferi’ne katılan tek kadın kahramandır. Günümüzde tek figür şeklinde karşımıza çıkan Atalante, birkaç kişinin öyküsünü içinde barındırır.

Atalante’ye ilişkin mitler, kıta Yunanistan’ında yer alan iki ayrı bölgeye göre farklılık göstermektedir. Bu bölgelerden biri kıta Yunanistan’ının ortasındaki Boiotia, öteki güneyindeki Peloponnesos Yarımadası’ndaki Arkadhia’dır. Boiotia bölgesine özgü mitos, antik sanatı Arkadhia’da anlatılan mitos kadar etkili olamamıştır.

Boiotia’ya özgü anlatımda Atalante’nin kendisine talip olanlarla yaptığı yarış ve evlilik ön plana çıkarılmasına rağmen Arkadhia’ya özgü anlatımda Kalydon Domuz Avı’nda üstlendiği rol ön plana çıkmaktadır.

Bu iki ayrı bölgede dile getirilen iki farklı anlatım çok iç içelik arz eder. Antik dönem yazarlarından bazıları da iki farklı anlatımı bir arada vermişler. Bu durum, iki farklı mahalli kahramanın süreç içerisinde bir isim altında Atalante’yi meydana getirdiği tezini güçlendirmektedir.

Yunan tarihçisi Diodorus Sicilus ile M.Ö. 104'e doğru-22 arasında yaşayan Bergamalı Yunanlı hitabet hocası Apollondoros’un yazdıkları Boiotia anlatımına göre usta bir avcı olan Atalante, Skhoineus ile Klymene’nin kızıdır. Bakire bir kız olarak kalmak ister. Başka bir ifadeyle evlenmek istemiyor. Bunun iki nedeni vardır. Bu nedenlerden birincisi, erkekleri küçük görmesi, ikincisi de bir kâhinin, kendisine evlenmesi durumunda bir hayvana dönüştürüleceğini söylemesidir.

Yunan mitolojisine göre tarihsel gerçekliği saptanamayan, yasa koyucu olarak bilinen ve Trakya’daki Edonoi halkının efsanevi kralı olan Lykurgos oğlu İasos’un kızı olan Atalante, Arkadhia ve Boiotia bölgelerinde Av Tanrıçası Artemis’i sembolize eden avcı bir kızdır. Boiotia mitosları Atalante’yi tanrıça Artemis ile fazla bağdaştırmazken, Arkadhialı avcı Atalante, Artemis’e eşlik edenlerden biri ya da muhtemelen kökende Artemis’in bir şekli gibi görünür.

Babası erkek çocuk istemektedir. Erkek çocuk isteyen baba İasos, Atalante doğunca onu Parthenion Dağı’nın eteklerine bırakır. Burada dişi bir ayı tarafından emzirilen Atalante, çobanlar ve avcılar tarafından büyütülür.  Bu sayede usta bir avcı olarak yetişen Atalante, daha sonra kendini Tanrıça Artemis’e adayarak bakire kalmayı tercih eder. Usta bir avcı olarak yetişmesinden ötürü kendisi kadar başarılı bulmadığı erkekleri aşağılamaya başlar. M. Ö. 104’e doğru- M. Ö. 22 tarihleri arasında yaşayan Yunan asıllı Bergamalı hitabet hocası Apollodoros tarafından verilen bilgiye göre kendisine tecavüz etmek isteyen Hylaios ve Rhoikos adlarındaki iki at adamı (Kentauros) yaşamının bu evresinde öldürmüştür.

Atalante, kendisini evlendirmek isteyen babasına karşı çıkınca babası, bir koşulla onun bu isteğini kabul eder. Bu koşula göre Atalante, kendisine talip olanlarla koşu yarışına girişecektir, kazanması durumunda evlenmek zorunda kalmayacak ve bakire bir kız olarak yaşamını devam ettirebilecektir. Böylece Atalante ile küçümsemiş olduğu erkekler arasında yarış başlamış olur. Atalante, bu yarışlarda kendisine talip olanlara tolerans tanısa da sonuçta yarışı yine kendisi kazanır. Yarış bitince mağlup ettiği erkekleri öldürür.

Bunun üzerine Atalante’ye âşık olup onunla evlenmek isteyen Hippomenes (ya da Melanion) adındaki delikanlı, onunla evlenebilmesi için neler yapması gerektiği konusunda Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’e akıl danışır. Aphrodite’in nasihatine uyan Hippomenes, yarış sırasında yere üç altın elma düşürür. Atalante, yere düşen üç altın elmayı yerden almak için duraklamak zorunda kalınca bu fırsatı değerlendiren Hippomenes, ondan önce hedefe ulaşır ve neticede kendisiyle evlenir. Evlilikten sonra Baştanrı Zeus (ya da Ana-tanrıça Kybele) Tapınağı’nda sevişmelerine öfkelenen tanrılar tarafından aslana dönüştürülürler.

Atalante, daha sonra tanrılaştırılır. M. S. II. yy’ın sonlarında yaşamış ünlü Yunan gezgin ve coğrafyacı Pausanias, Atalante’nin tanrısallık yönünü şu sözlerle dile getirir: “Epidauros bölgesinde Asklepios’a giderken Kyphanta adıyla anılan kutsal bir yer vardı. Burada bulunan bir kayadan soğuk bir su fışkırıyordu. Anlatılanlara göre Atalante oradayken mızrağını bir kayaya saplamış ve oradan sözü edilen bu soğuk su fışkırmış”.

 

Atalante İle Meleagros

Kalydon ülkesi kralı Oineus, her yıl hasat zamanı ilk ürünleri tanrıça Artemis’e sunuyordu. Ancak yılların birinde bu geleneği unutup hasatın ilk ürünlerini tanrıçaya vermedi. Buna son derece öfkelenen Artemis, kralı cezalandırmak için bir yabandomuzu gönderir, Kalydon'a. Yaban domuzu, ekinleri yerle bir eder, sığırları öldürür, karşısına çıkan bütün insanları parçalar. Domuzla başa çıkamayacağını anlayan Oineus, Yunanistan'ın bütün kentlerine haber gönderip yardım talebinde bulunur. Bunun üzerine Kalydon'a dört bir yandan kahramanlar akın akın gelmeye başlar.

Oineus'un Altheia'dan olma oğlu Meleagros, o zamanlar gençliğinin en ateşli çağlarını yaşıyordu. Meleagros'un doğumundan bir ay sonra ölümlülerin kader ağlarını ören Moiralar (kader tanrıçaları) odasındaki ocağa az önce bir odun parçası atan anne Althea'nın yanına gelirler. Beşikteki Meleagros’a bakıp şunları söylerler: “Meleagros, sana bir armağanımız var: Hayat getirdik sana, yaşayacaksın bu odun parçası kül oluncaya kadar”.  Moiraların ağzından bu sözleri duyan anne Altheia, hemen yanmakta olan odunu ateşten alıp ateşi söndürür. Sonra,  günün birinde ateşe atılır korkusuyla elindeki yarı yanmış odunu (köseği) alıp sandığında saklar.

Yaban domuzunu avlamak için Kalydon'a gelen kahramanlar, Moiraların kendisine ömür biçtiği bu Meleagros tarafından ağırlanır. Bu kahramanlar arasında “Arkadhia korularının gözbebeği” Atalante de bulunuyordu. Yarı beline kadar uzanan saçlarına gerekli özeni göstermeyen Atalante,  onları başının arkasında toplanmıştır sadece. Elinde yayı vardı.  Meleagros, yüzü çocuk yüzü olamayacak kadar kadınsı, kadın yüzü olamayacak kadar çocuksu olan Atalante’yi görür görmez âşık olur ona. Ancak bir kadınla ava çıkmayı gururlarına yediremeyen kahramanlardan bazıları Atalante’nin ava katılmasına karşı çıkarlar. Meleagros, Atalante’nin ne kadar usta bir avcı olduğunu anlatarak onları ikna etmeye çalışır. Nihayet büyük bir merakla beklenen av süreci başlar. Domuz, kısa sürede kıskaca alınır. Bir ara kıskaçtan kurtulan domuz, önüne gelene saldırmaya başlar. Avcılardan iki tanesini öldürür. Bu arada bir karışıklık yaşanır. Hayvan, tam kılıcını çekip üzerine atılan Meleagros'u ezecekken soğukkanlılığını koruyan Atalante, okunu fırlatır. Atalante’nin fırlattığı ok, domuzun gövdesine saplanır. Bunu fırsat bilen Meleagros, iyice yanına yaklaştığı hayvanı öldürür. Tüm avcılar, domuzu öldüren Meleagros'u tebrik ederken o, hayatını kurtaran Atalante’ye gönülden bağlanmıştı. Ama Artemis kininden vazgeçmez, avın paylaşılmasında Aitollarla Kuretler arasında kavga çıkartır, avcılar birbirlerine girerler, Meleagros bu sırada dayılarını öldürür.

Meleagros, öldürdüğü domuzun derisini ve başını bir nezaket nişanesi olarak Atalante'ye hediye eder. Ama henüz kininden vazgeçmeyen Artemis,  bu kez de avın paylaşılmasında Aitolialılar ile Kuretler arasında kavga çıkartır. Zafer nişanesinin bir kadına verilmesine karşı çıkan  Kuretler, Meleagros’un Atalante’ye verdiği armağanların tümünü kızın elinden alırlar. Bu kaba harekete çok öfkelenen Meleagros, ileri atılır ve armağanları kızdan alanların tamamını öldürür. Meleagros tarafından öldürülenlerin arasında annesi Althea'nın iki erkek kardeşi de, bir başka ifadeyle Meleagros’un iki dayısı da bulunmaktadır. İki kardeşinin, oğlu tarafından öldürdüğünü haber alan Altheia, analık sevgisini unutup Moiraların söylediği yarı yanmış odun parçasını, sakladığı sandıktan çıkarıp yanan ateşin içine atar. Odun çabucak tutuşur ve Meleagros birden fenalaşmaya başlar. Yaşananları ilgiyle izleyen Tanrıça Aphrodite, Meleagros'un böyle yok olmasına dayanamaz. Hemen yanan odunu söndürür. Sonra Meleagros’u tüm ölümlü ve ölümsüzlerden gizleyerek Haalicarnassos’da yer alan Myndos Dağı'na götürür. Orada yaralarını iyileştirdiği Meleagros’a sağlık bahşeder.

Kendine gelen Meleagros karşısında tüm ihtişamıyla göz kamaştıran Aphrodite'i görür. Tanrıça, Moiralar tarafından belirlenen kaderini ve tükenmek üzere olan sönmüş odunu anlatır Meleagros’a. 

Meleagros:

-“Ya Atalante? O şimdi nerede?” diye sorar.

Aphrodite:

- “Atalante, kentine geri döndü. Ailesi onu evlendirmek istiyor. Fakat Atalante, kendisini elde edebilecek erkeğin koşuda kendini geçmesi ve oklarına hedef olmaktan kurtulması gerektiğini ilan etti. Şimdi talipleri kapısını aşındırıyor. Fakat o, koşuda herkesi yakalayıp alt ediyor.” der.

Meleagros, hemen Atalante’nin şehrine giderek şansını denemeye karar verir. Onu ölümden kurtarmakla tanrılara karşı geldiğini, Moiraların ördüğü kadere hiç bir ölümsüzün ya da ölümlünün karşı koyamayacağını söyleyen Aphrodite; “Öncelikle adını ve geçmişini unutmak zorundasın. Yaşadığını kimse bilmemeli. Adını Melenios olarak değiştireceksin.” der.

Atalante'nin bu yarışmada kimseye yenilmediğini ve yarışı kazanmasının tek bir yolu olduğunu söylediği Meleagros’a, Hesperisler Bahçesi'nden kopardığı üç altın elmayı veren Aphrodite,  ona: “Bu altın elmaları görüp de onları istemeyecek hiçbir kimse yoktur yeryüzünde. Bunlardan biri aşkı, ikincisi sevgiyi, sonuncusu da bağlılığı getirir. Eğer bu altın elmaların hepsini Atalante'ye vermeyi başarırsan Atalante’nin kalbi de altına dönüşecek. Sizin soyunuzdan gelecek bir erkek ve bir kadın birleştikçe doğacak olan ilk kız çocuğunun da altın bir kalbi olacak. Bu sonsuza kadar böyle sürecek.” der.

Sonunda Meleagros yeni adıyla Melenios, büyük bir heyecanla Atalante’nin yaşadığı kente gider. Koşu günü alanda toplanan mahşeri kalabalık, Melenios'un nasıl yenileceğini görmeye gelmişti. İki koşucu yerlerini alırlar. Atalante yarı çıplak bir haldeydi. Ama olsun böyle yarı çıplaklık daha yakışmıştı ona. Onu daha güzel gösteriyordu. Bütün seyirciler hayran hayran baktılar ona. Ama asıl kendinden geçen kişi, onun aşkıyla yanıp tutuşan Melenios'du. Yüreği hızlı hızlı vuran delikanlı, Aphrodite’nin kendisine verdiği elmaları avcunda sımsıkı tutuyordu.

Yarış başlar başlamaz ikisi de fırlar yerinden. Melenios, hemen elindeki altın elmalardan aşkı getireni yere bırakır. Genç kız, altın elmayı görür görmez durur, eğilip onu alır. Eğilip onu alıncaya kadar Melenios kendisini geçer. Tekrar koşup da yaklaşmaya başladığında delikanlı, sevgiyi getiren ikinci altın elmayı da bırakır yere. Duraklayan Atalante eğilip o elmayı alır. Melenios, bitiş çizgisine varmak üzeredir. Ancak tam bitiş çizgisine varmak üzere iken tökezleyerek yere düşer. Ayağa kalkmaya çabalar. Tam bu sırada Atalante'nin yayını gerdiğini ve okunu atmak üzere olduğunu fark eder. Tüm umutları söner. Son bir hamle yaparak elindeki bağlılığı getiren son elmayı da bırakıverir, yere.

 

ATE

Yunan Hata ve Günah Tanrıçası’dır. İnsanların basiretini bağlayan küçük tanrıçalardan biridir. Ayaklarıyla ölümlülerin başına basmasına rağmen onların bundan hiç haberi olmazdı. Kurnaz ve son derece kötü bir karaktere sahiptir, Ate. Ölümlülere hata yaptırmaktan, onları tanrılara ve tanrıçalara karşı günaha sokmaktan hoşlanmaktadır.

Zeus, Kahraman Perseus'un soyundan gelen Alkmene ile birlikte olur. Tanrı Zeus, Alkmene’ye, Perseus'un soyundan dünyaya gelecek olan bu çocuğun insanlar üzerinde son derece önemli bir güce sahip olacağını söyleyerek hâkimiyeti, Perseus soyundan doğacak ilk kişiye (Herakles’e) verme vaadinde bulunur. Zeus’la yatan Alkmene’nin ondan hamile kaldığını öğrenen Zeus’un kıskanç karısı Hera, kocası Baştanrı Zeus’tan hamile kalan Alkmene’nin doğuracağı Herakles’in krallığına engel olmak amacıyla soluğu Mykenai'de alır. Çünkü orada da Perseus’un soyundan gelen biri hüküm sürmektedir. Evlilik Tanrıçası Hera, onun karısına Alkmene'nin çocuğundan önce dünyaya gelecek bir erkek çocuk vaadinde bulunur. O çocuk, daha sonra kral olarak Herakles’e 12 görev tevdi edecek olan Eurystheus'tur. Eurystheus’un henüz yedi aylık iken doğmasını sağlayan Hera, doğum tanrıçası İlithya'ya ve kader tanrıçaları Moiralara, Alkmene'nin doğurmasına engel olmaları emrini verir. Bunlar; dokuz gün, dokuz gece sarayın kapısı önünde oturarak Alkmene’nin doğurmasını engellerler.

Böylece Zeus, Herakles'i Eurystheus'un hâkimiyeti altına sokma zorunda kalır. Bu konuda Zeus’u aldatan kişi Ate’dir. Bunun üzerine Zeus, onu Olympos'un tepesinden aşağı atarak öcünü alır. Ate, Phrygia'da, Hata Tepesi adını alan bir yere düşer. Mitolojiye göre Troya kentinin kurulduğu tepe, Zeus'u yanılttığı için Zeus tarafından Olympos’tan aşağı atılan tanrıça Ate'nin ilk düştüğü yerdir. Tros'un oğlu İlius, Frigya Kralının düzenlediği bir yarışmayı kazanır ve ödül olarak verilen siyah boğayı izleyerek, boğanın durduğu yere bir kent kurmaya karar verir. Boğa, tanrıça Ate'nin düştüğü yerde yere çöker ve İlius kentini bu tepeye kurar. Kentin Akhalar tarafından yıkılmasıyla ise bu tanrıçanın getirdiği kötü şansa bağlanır.

  Zeus; Ate'yi gökyüzünden atarak, Olympos’ta kalmasını ebediyen yasakladı. Mitolojiye göre 'hata'nın, insanların kötü bir kaderi olması bundan ileri gelmektedir. 

 

AURA

Phrygialı güzel bir kızdır. Rüzgâr kadar çevik, çiçek kadar güzel, servi gibi uzun boylu, kuşlar kadar cıvıl cıvıl, endamı narin harikulade bir kızdır. Kendini el değmemişliğin simgesi olan bakire tanrıça Artemis’e adayan ve onunla av arkadaşlığı yapan biridir. Kendisini elde etmek için yanıp tutuşan çok kişi vardı. Ama o, tıpkı Artemis gibi bakire kalmaya ant içmişti. Onun için arkasından koşanlardan hiç birini kendine yaklaştırmıyordu. Harikulade bir güzelliğe sahip olma Aura’nın aşkıyla yanıp tutuşanlardan biri de Şarap Tanrısı Dionysos’dur. Dionysos, her ne kadar onun peşinden defalarca koşarsa da onu bir türlü tuzağa düşüremez. Dionysos, bunun üzere Aşk Tanrıçası Aphrodite’den yardım diler. Dionysos’a yardım edeceğine dair söz veren Aphrodite, Aura’nın aklını başından alır. Aklını yitiren Aura, böylece zorluk çıkarmadan Dionysos’un kapanına takılır. Dionysos aşkıyla yanıp tutuştuğu Aura ile birliktelik yaşamaya başlar. Aura, bu birliktelik sonrasında Dionysos’tan iki çocuk doğurur. Aklını yitirdiği için Dionysos’tan olma iki çocuğunu da parçalar. Çocuklarını parçalayarak öldüren Aura, kendini Sakarya Irmağı’nın soğuk sularına bırakarak intihar eder. Baştanrı Zeus, bu deli anneyi bir pınara dönüştürür.

 

AURORA

Aurora, Roma Şafak Tanrıçası’dır. Yunan mitolojisinde adından gül parmaklı Eos diye söz edilir. Güneş Tanrısı Helios ile Ay Tanrıçası Selene'nin kız kardeşi olan gül parmaklı Şafak Tanrıçası Aurora, (Eos) rüzgârların ve Venüs'ün (çoban yıldızı) de annesidir. Rüzgârların, yıldızların ve Eosphoros adı verilen Sabah Yıldızı’nın yaratanı olan Aurora (Eos), her gün okyanustan çıkar, kanatlı dört at tarafından çekilen parlak arabasıyla göğe doğru yükselir.

Yakışıklılıkta menendine az rastlanır Tithonos’a vurgundur, Aurora. Tithonos, günümüzdeki adı Kaz Dağları olan İda Dağı’nda sürüsünü otlatırken kartal kılığına bürünen Zeus tarafından Olympos’a kaçırılarak tanrılara içki sunmakla görevlendirilen yakışıklı Ganymedes’in kardeşi ve Truva Kralı Laomedon’un oğludur.  Tithonos’u çok sevmektedir. Ama Tithonos ölümlü olduğu için kaygılıdır, Aurora. Günün birinde sevgilisi Tithonos’a ölümsüzlük bahşedilmesi için tanrılara yakarır. Ona acıyan Tanrılar, isteğini yerine getirerek Tithonos’a ölümsüzlük bahşederler. Ancak tanrıçanın, sevgilisinin yaşlanmasına engel olmayı düşünememişler. Yüzyıllar boyu yaşayan Tithonos, kuruyup hortlağa dönünce Aurora, tarafından terk edilir. Homeros tarafından kaleme alınan ilâhîlerde yer alan bilgilerde anlatıldığına göre ihtiyarlık çökünce eline ayağına sahip olamayan Tithonos, anlamsız sözler etmeye başlar. Bunun üzerine Aurora tarafından kapıları ışıldayan bir odaya kapatılan Tithonos, bunak saçmalıklarıyla baş başa kalır.

Daha sonraki söylencelerde ağustos böceğine dönüştürüldüğü rivayet edilen Tithonos’un, ebedî yaşamı boyunca ölüme kavuşmak için sürekli yalvarıp durduğundan söz edilir. 

1863 - 22 Eylül 1920 tarihleri arasında yaşayan Londralı İngiliz ressam Herbert James Draper’in Şafağın Kapıları, adlı tablosu üzerine bir inceleme yazısı kaleme alan Simon Toll’a göre ilk bakışta gururlu, ama düşünceli güzeli betimleyen tablo, Draper’in yok edici dişi eşeyselliği karşısındaki hayranlığını, giderek saplantısını yansıtır. ‘‘Aurora davetkâr ve çekici, görkemli bir biçimde güzel ve gururlu, ama ayrıca tanrısal olarak güçlüdür. Ares’i baştan çıkardığı için Afrodit tarafından cezalandırılan Aurora durup dinlenmeden genç erkekler peşinde koşmaya ve yo kedici olmaya mahkûm edilir. Daha sonraki yıllarda Draper Aurora’nın Tithonus için aşkının öyküsünden bir sahnenin tablosunu yapmayı düşündü. Bir Truvalı olan Tithonus’un ölümlü olmasına karşın kendisine sonsuza dek sürecek gençlikten yoksun bir ölümsüzlük verilmişti ve güzelliği söndükten sonra bir çekirgeye başkalaşacaktı. Yerde Aurora’nın ayaklarının altına saçılmış yatan ölü güller onun tükenmek bilmez tutkusuna tanıklık ederler ve saçlarına sarılmış boru çiçekleri boğucu, saplantılı isteğini anlatırlar. Aurora Sirenler gibidir: Güzel, erotik, doymak bilmez bir derecede kösnüldür ve hiçbir zaman erkeklerin eşliğinde mutluluk içinde yaşamayı başaramaz. Aurora eşeysel açlığını doyurmak için âşıklarını hipnotize etmeye ve uyurken onlara tecavüz etmeye bile hazırdır. Draper’in öldürücü kadınları bir ve aynı zamanda yalvarırlar ve iterler, ayartırlar ve uyarırlar, isterler ve küçümserler.’’ Draper’in kimi notları ve söyleşileri böyle bir temayı amaçladığını doğrulayacak türde olabilir. Gene de güllerin, tıpkı şafak gibi, narin, uçucu bir güzellikleri vardır ve zaman içinde geri dönerler. Evet, Aurora bir sonraki kurbanı için bekliyor olabilir. Ama pekâlâ yeni güne bakıyor da olabilir, çünkü ne de olsa Şafak’tır.

Ovid’in Aurora’yı (Şafak Tanrıçasının Yunan eşdeğeri) betimlemesinin, sanatçıyı esinlendirmiş olduğu düşünülür. Uyanan Tanrıça, Helios’un arabasıyla geçebilmesi için göğün gül dolu odalarının parlayan kapılarını açmaktadır. Homeros’un betimlemesinde (İlyada VIII.1; XXIV.695) gül parmaklı ve altın kollu tanrıça çiçeklerle süslü sarı bir giysi içindedir. Alıntı.

Şafak tanrıçası Aurora, Tithonos'un karısı, Habeş kralı Memnon'un da annesidir. Oğlu Memnon, kuzeni Hektor’un öldürülmesinin ardından Truva’ya yardıma gider. Sırtında Hephaistos tarafından yapılan zırhlar bulunan Memnon’un elinde de yine Hephaistos tarafından yapılan güçlü silahlar vardır. İlkin Aias ile karşılaşır. Ancak birbirilerine karşı üstünlük sağlayamazlar. Sonra Nestor ile savaşır. Nestor'un oğlu Antilokhoos, babasını savunmaya başlar. Bu kez üstün gelen Memnon, Nestor'un oğlunu öldürür. Akhilleus, Patroklos’un ölümünden sonra Antilokhos’u kendine iyi arkadaş edinir. Antilokhos, Memnon tarafından öldürülünce araya giren Akhilleus, arkadaşı Antilokhos’un intikamını almak üzere Memnon’un karşısına çıkar. Oğlunun Memnon’u öldüreceğini, ancak onu öldürdükten sonra sıranın, oğluna geleceğinden haberdar olan Thetis, oğlu Akhilleus’un, Memnon ile savaşmasına engel olmaya çalışır. Ama başarılı olamaz. Çünkü sinirinden annesini dinlemeyen Akhilleus, intikam alma hırsıyla yanıp tutuşmaktadır. Thetis, Memnon’un annesi tanrıça Aurora ile birlikte Zeus'a başvururlar. İkisi de oğulları için ona yalvarmaya başlarlar. Zeus, Hektor ile Akhilleus için yaptığı işlemde olduğu gibi işi, kader tahtasında halletmeye çalışır. Neticede Memnon'un öleceği çıkar ortaya. Gerçekten de savaşın galibi olan Akhilleus, Memnon’u öldürür.

Bunun üzerine annesi Şafak Tanrıçası Aurora, oğlu Memnon’un cesedini alarak gözyaşları arasında güneye doğru yola çıkar. Güneşin doğuşuyla birlikte bütün bitkilerin üzerinde oluşan “Çiy” (Şebnem) taneciklerinin tanrıça Aurora’nın gözyaşlarından oluştuğu söylenir.

Memnon için III. Amenodet tarafından Mısır’da dikilen, ancak M. Ö. 27 yılında meydana gelen deprem neticesinde yıkılan ünlü Memnon Heykeli, her gün söken şafakla birlikte iç çekerek ağlarmış. Bu ağlama işi gerçekten de doğruymuş. Zira heykelin kırık yerlerinde biriken çiyler, güneş ışığının etkisiyle ve ses veren titreşimler neticesinde akarmış. Memnonis adıyla bilinen kuşların da, Memnon’un yakılan cesedinin gökyüzüne savrulan küllerinden oluştuğuna inanılır.

 

BAST

Mısır mitolojisinde Bastet, Baset, Ubasti ve Pasht adlarıyla da anılan Bast, Kedilerin koruyucusu olan Tanrıça’dır.  İsis ile Ra’nın kızı ve aynı zamanda Ra’nın Gözü olan tanrılardan biridir. Kült merkezi, Herodotos’un vakayinâmelerinde adından söz edilen Per-Bast (Yunanca, Bubastis) kentiydi. İkinci Hanedan döneminden itibaren tapınım gören antik tanrıçalardan biridir.

İlk zamanlarda Aşağı Mısır'ın koruyucu tanrıçası konumunda bulunan Bast, yabanıl bir aslan şeklinde betimlenirdi. Nitekim ismi de (dişi) "yiyici, (yiyerek) yok edici" anlamı taşımaktadır. Sonra ölüleri koruma, ölenlerin başarılı ya da başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastaları ve özellikle de çocukları iyileştiren özelliklerinin yanı sıra güneş, ay, analık ve aşk tanrıçası konumuna yükseldi. Özdeşleştirildiği ev kedileri şeklinde betimlenmesi, M. Ö. 1456 yılında başlamıştır. Koruyucu tanrıça olarak firavunun savunucusu ve koruyucusu olarak görülürdü.

Başlangıçta bir güneş tanrıçası olmasına rağmen Mısır’ı ele geçiren Yunanlıların gelişiyle onlar tarafından bir ay tanrıçasına dönüştürülmüş ve Artemis ile ilişkilendirilmiştir. Yunanlılar aynı zamanda Mısır tanrılarından Horus'u Yunan tanrı Apollon ile ilişkilendirmişti. Yunan mitolojisinde Apollon ile Artemis kardeştir. Bu ilişkilendirmeler neticesinde, Yunanlılardan sonraki dönemde, Bast ile Horus arasında bir çeşit kardeşlik ilişkisi ortaya çıkmıştır. Böylece Bast’ın adı, Osiris ile İsis'e ilişkin efsanede geçmeye başlamıştır. Yunan mitolojisinde Bast Ailuros ("kedi") ismiyle de geçmektedir.

Daha sonraki dönemlerde kâtipler tarafından adı Bastet olarak yazılmış ve böylece esasen dişilik takısı ihtiva eden Bast ismine ikinci bir dişilik takısı daha eklemişlerdir. Adının sözlük anlamı merhem şişesinin (kadını) olmasından ötürü süreç içinde bir tür koku tanrıçası olmasından yola çıkılarak Anubis, mumyalama tanrısı olduğu için merhem (veya koku) tanrıçası olarak Bast, onun karısı olarak gösterilmiştir. Çoğu zaman bir kedi şeklinde betimlenmiş olsa da kimi zaman aslan-başlı bir şekilde de betimlenmiştir. Yeni Krallık Dönemi’nde, bazı arkeologlara göre Mısır dışından gelen, tanrı Maahes'in Mısır mitolojisinde ortaya çıkmasıyla, bu tanrının annesi olarak sayılmıştır. Maahes de bir kedi-aslan tanrıydı. Aşağı Mısır'da koruyucu tanrıça olmasından ötürü süreç içerisinde Aşağı Mısır'ın baş tanrıçası Wadjet ile ilişkili kılınmış ve bunun neticesinde de Wadjet-Bast ortaya çıkmıştır

Uzun yıllar öncesine kadar Mısır’da kediler, yasayla korunma altına alınmış. Onlara zarar vermek yasal suç sayılmış bu suçun cezası da ölüm olarak belirlenmiştir

Eski Mısır'da kedi, çok kutsal bir hayvan olarak kabul edilirdi. Mısır'da tapınağı, bir kedi mezarlığı içinde bulunan Pakhet adında bir kedi-tanrıça mevcuttur. Bununla birlikte mutluluk tanrıçası olarak da kabul edilen bir de Bastet adlı kedi başlı bir Mısır Bereket Tanrıçası vardır. 

Eski Mısır'da bir evde yaşayan kedi kendi eceliyle doğal olarak öldüğü zaman, o evde yaşayanların tamamı yaslı olduklarını göstermek amacıyla kaşlarını kazıtırlarmış. Ölen kedi de özel bir mezarlığa defnedilirmiş. Nitekim Per-Bast kentinde yapılan kazılar sonucunda mumyalanmış kutsal kedi mezarlığı bulunmuştur. Kedilerin mumyalandıktan ya da tunç tabutlar içerisine konduktan sonra toprağa verilirmiş. Mısırlılar, bir evde yangın çıkması durumunda kendilerinden önce kedilerini yanmaktan kurtarmak için çevrelerinde bir çember oluşturarak alevlerden korkan ve çılgına dönen panik içerisindeki kedilerin, alevlerin üzerine atlamalarını engellerlermiş.

 Eski Mısır’da tapınım gören bir tanrı ve bir totem olarak kabul edilen kedilere gösterilen bu büyük ilgi ve derin sevgiyi, Hititlerde ve Urartularda da görmek mümkündür. Eski Mısırlılar, kimi zaman ufukta beliren güneş tanrısı Ra'yı, yılana saldıran bir kedi biçiminde gördükleri için kedinin, şeytana karşı iyiliğin gücünü simgelediğine inanırlar.

Kediyi ilk evcilleştiren ulus, Mısırlılardır. Bu nedenle kedi ne yazık ki; Mısır'daki dokunulmazlığını ve ayrıcalıklı konumunu öteki uygarlıklarda pek bulamamıştır.  Hatta Eski Mısır'da bir kediyi yanlışlık sonucunda öldüren bir Romalı, Mısırlılar tarafından kaldığı evde linç edilmiştir.

 

BENDİS

Tanrılar ve kahramanlarla ilgili öykülerden meydana gelmiş sözlü edebiyatla ortaya konup yaygınlık kazanan Yunan mitolojisinde; insan görünümü altında yeryüzüne gönderilen her tanrı ve tanrıça farklı bir görünüme, farklı bir kişiliğe sahip olup her birinin ayrı ayrı ilgi alanı ve uzman olduğu konular bulunuyordu. Eski Yunan’da gök cisimlerine tanrı olarak tapınmak başlangıçta yoktu. Daha sonra gelenek haline geldi. Doğu orijinli gök cisimlerine inanış, mitolojinin içine daha sonra giriyor. Mitolojide daha sonra yer alan tanrıçalardan biri de ay tanrıçası olarak kabul gören Bendis’tir. M.Ö 424'de Atinperikles döneminde adından söz edilmeye başlanan Bendis,  insanlara ay ve uzayın bilmecesini araştırmayı öğretmek gerekçesiyle yeryüzüne gönderilmiştir. M.Ö. V. - IV. yy’larda Attike'de, eski Trakya'da halk; Yunanistan’da çoğunlukla Artemis ve Hekate ile özdeş tutulan Bendis’e ay tanrıçası olarak ibadet ediyordu.

Trakyalılar tarafından ay tanrıçası olarak tapınım gören Bendis, Yunanlar tarafından kimi zaman Persephone ile ancak genel olarak da Artemis’le birlikte anılırdı. Onunla birlikte dans eder, avcılık yapar ve iki kargılı avcı şeklinde tanımlanırdı.Hesychius der ki: "Cratinus şiirindeki Bendis dilonchos (koşucu) olarak tanımlanır. Bunun sebebi olarak hem cennette hem de yeryüzünde görevi olması ya da hem kendi ışığının olması hem de güneşten aldığı ışığı yansıtmasına bağlamıştır."

Bununla birlikte ayın karanlık yüzünde bulunduğu görüşü yaygındır. Çeşitli zamanlarda ayın dünyaya bakan yüzüne geçerek ayı tavaf etmesinden ötürü ayın evrelerinin oluştuğu söylenir. Tamamen ayın arka tarafında bulunduğu zaman, bir başka ifadeyle ay tanrıçası dünyaya küsmüş şekilde arka tarafa gittiği zaman dolunay oluşur.

 

BEYAZLI KADIN EFSANESİ

Meksika’da ve ABD’nin Meksika menşeli insanların yaşadığı bölgelerde çok yaygın durumda adından söz edilen söylencesel bir hayalettir. Ölen çocukları için ağladığı rivayet edilen bu hayalet, BeyazlıKadın ya da AğlayanKadın olarak bilinir. Rivayete göre asıl adı La Llorona (Sofia, Linda, Laura, Maria vb. adlarla da anılır), Meksika’da yaşayan ve eşsiz güzelliğiyle erkeklerin yüreklerini hoplatan bir kadındır. Kocası tarafından başka bir kadın uğruna terk edilmiştir. Terk edilmeyi içine sindiremeyen harikulade bir güzelliğe sahip olan bu kadın, kocasından intikam için çocuklarını suda boğarak öldürmüştür. Çocuklarını öldürdükten hemen sonra da aklını kaçırır. Bir zaman sonra da yaşamını yitirir.

Aslında öykünün pek çok sürümü mevcuttur. Ama hepsinin ana teması ortaktır. Öykünün tüm versiyonlarının ana teması, güzel bir kadın ve öldürülmüş çocuklardır. La Llorona çocuklarını öldürdüğü için ruhu huzursuzluk çekiyor. Huzursuzluk çeken La Llorona’nın ruhunun,  işlediği cinayetlerin etkisiyle geceleri ortaya çıkarak “Çocuklarımnerede?” diye ağladığı söylenir. Beyaz kıyafetlere bürünen hayaletin, karşısına çıktığı kişileri öldürdüğü de anlatılmaktadır. Hayaletin yaptıklarıyla ilişkili olarak da farklı bölgelerde birbirinden farklı birçok anlatı bulunmaktadır.

 

BRİTOMARTİS

Yunan mitolojisine göre Baştanrı Zeus’un kızı olan Britomartis, Girit Ay Tanrıçası’dır. Girit’teki Minos Uygarlığı’nın kurucusu olan kral Minos’un da üvey kız kardeşidir. Adı "atlı bakire" anlamına gelen Britomartis, Girit'in Gortyn şehrinde Artemis alayına katılırmış. Minos, son derece güzel olan Britomartis’in aşığıdır. Onu delicesine sevmektedir. Onsuz geçen her saniye, Minos için cehennem azabından farksızdır. Bundan ötürü Minos, peşinden ayrılmaz, Britomartis’in. Sürekli gözlem altında tutmaktadır onu. Çünkü onunla birlikte olmanın hayaliyle yanıp tutuşmaktadır, Minos. Kendisine deliler gibi âşık olan üvey kardeşi Giritli Minos, Britomartis’i Girit’e kadar takip eder. Dokuz ay süreyle onu Girit’in dağlarında, ovalarında kovalar durur. Sonunda yakalanacağını anlayan Britomartis, ondan kurtulmak için kendini denize atar. Ancak balıkçılar tarafından denize atılan balıkçı ağına takılarak tekrar yaşama döner. Bunun üzerine ağdan çıkan kız anlamına gelen Diktynna adı ile anılır olmaya başlar. Av Tanrıçası Artemis inancının süreç içinde yaygınlık göstermesi neticesinde işlevini yavaş yavaş yitiren Britomartis, Yunanlıların gözünde artık Av Tanrıçası Artemis’in yanında yer alan bir Nymphe (su perisi) konumuna düşer.

Tıpkı Artemis gibi avcı kılığında, köpeklerle dağda, bayırda tek başına dolaşan Britomartis, erkeklerden kaçan bir kız tanrıça olarak canlandırılır.

 

BYBLİS

Yunan mitolojisine göre Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon’un oğlu olan Karia kralı ve Milet kentinin kurucusu Miletos’un ikiz çocukları olur. İkizlerden biri kız, öteki erkektir. Kızın adı Byblis, erkeğin adı Kaunos’tur. İkiz kardeşler büyüyüp serpilmeye başlayınca biribirlerine karşı ilgi duymaya başlarlar. Biribirlerini delicesine seven ve aynı zamanda kardeş olan bu iki âşık, birlikte olurlar. Bir zaman sonra karnı şişmeye başlayan Byblis’in hamile olduğu ortaya çıkar. Böylece herkesten gizli tuttukları ilişkileri, bebekleri doğduğu zaman ortaya çıkar. Bu olaya çok öfkelenen baba Miletos, Kaunos'u ülkesinden kovar.

Ülkesinden kovulan Kaunos, yakın arkadaşları ve kendini sevenler ile birlikte Lykia sınırlarında, günümüzdeki Dalyan bölgesine gelerek kendi adını taşıyan Kaunos kentini kurmuştur.

Kendisine taparcasına sevdalandığı ve birlikte aşk yaşadığı Kaunos adındaki erkek ikiz kardeşinin, babası tarafından ülkeden kovulması üzerine Byblis için hayat çekilmez olmuştur artık. Bir yandan babasının ve çevresindekilerin aşağılaması ve hakaretleri, öte yandan Kaunos'a olan özlemi ile durmadan ağlamaktadır. Ağlamaktan gözpınarları kurumuştur. Öyle ki mite göre Dalyan'daki labirente benzeyen kanallar, Byblis'in gözyaşlarının aktığı yolların aşınmasından oluşmuştur. Artık kendisi için cefaya dönüşen yaşamın yükünü çekemez duruma gelen Byblis, günün birinde kendini asarak yaşamına son verir. Bu olay sonrasında Kaunos’un anısına Köyceğiz’deki Dalyan (Kaunos) kenti, Byblis’in anısına da Karia’da Byblis ve Fenike’de Byblos kenti kurulur.

M.Ö. 43- M.S. 17/18 yılları arasında yaşayan Latin şair Publius Nasa Ovidius bunun aksini iddia eder. Ona göre doğadışı olan bu sevda, Byblis’in ikiz erkek kardeşi Kaunos’a sevdalanmasıyla başlar. Ancak ikizi Kaunos ondan kaçınca o da, intihar eder ve bir pınara dönüşür.

Byblis bir çeşmeye dönüşüyor

Uzun, siyah çam dizilerinin arkasından kan rengi bir ay yükseliyor.

Zorlukla seçebiliyor Byblis.

Uzun gözlerini kaplayan ıslak bir zarmış gibi geliyor ona.

Ormanda sonsuz bir sessizlik uyuyor.

Kocaman bir yaş damlası var sol gözünün kenarında.

Byblis hiç ağlamadı. Öyle inanıyor ki o ölmek üzere ve iç çekiyor,

gizemli, kutsal bir huzur hissi eşlik ediyor gibi ona.

Gözyaşı genişliyor, titriyor, büyüyor ve birdenbire düşüyor yanaklarından.

Hareket etmiyor Byblis. Donup kalıyor gözleri, aydan önce.

Ve kabaran bir gözyaşı damlası daha beliriyor sol gözünün kenarında.

Tıpkı bir önceki gibi bu da büyüyor gitgide, kirpiklerinin üzerinden kayıyor ve düşüyor.

İki yeni gözyaşı doğuyor, iki yanan damla,

yanaklarında ıslak iki çizgi bırakarak ağzının kenarına kadar ulaşıyorlar.

Acı-tatlı, zayıf bir tat bezdiriyor iyice bu ufaklığı.

Bir daha asla Cauno'nun eline dokunamayacak elleriyle.

Asla göremeyecek parıldayan gölgeli bakışlarını, sevgilisinin yüzünü, saçlarını.

Bir daha asla sıkıca sarılıp birbirlerine aynı yatakta uyuyamayacaklar.

Ormanlar unuttu onun adını.

İçinde patlak veren ümitsizlik yüzünü ellerinin arasına düşürüyor;
ama durmuyor gözyaşları ve yanan yanaklarını yıkıyor. Bunun mucizevi bir bahar olduğunu,

tüm acılarını alıp götürmek için geldiğini düşünüyor Byblis, sel sularının ölü yaprakları taşıdığı gibi.

Usul usul doğuyor gözyaşları içinde onun.

Gözlerine tırmanıyorlar, akıyorlar, taşıyorlar, yanaklarından ılık bir çarşaf gibi kayarak.

Küçük göğüslerini basıyor yaşlar ve titrek bacaklarından düşüyorlar.

Artık hissetmiyor onları daha fazla,

birer birer, uzun gözkapaklarının arasında tükenmeyen sihirli bir suya,

hiç durmayan tatlı bir akıntıya dönüşüyor yaşlar.

Tam bu sırada, ay ışığının uyandırdığı ebedi orman yaratıkları çıkıyor her yandan.

Ağaçların kabukları saydamlaşıyor ve nymphelerin siluetleri görünüyor,

ormanın dört bir yanından, yaşadıkları sulardan, dağlardan, taşlardan titrek Naiadlar ortaya çıkıyor.

Byblis'in etrafına toplanıyorlar, dehşet içinde sesleniyorlar ona,

gözyaşlarının toprağın  içinde yılankavi çizgilerle usul usul yol aldığı,

gözlerinden sellerin taştığı bu çocuğa.

Ne sesler, ne adımlar, ne de gece rüzgârı, Byblis başka hiçbir şeyi duymuyor

yavaş yavaş sonsuzluğa dönüştüğü bu hissin dışında.

Gözyaşlarının oluşturduğu bu selin altında,

derisi pürüzsüz bir mermer beyazı haline geliyor suların yıkadığı.

Rüzgâr dalgalandıramayacak saçlarını bundan sonra.

Tamamen taşlaştı artık o. Gölgeli bir ışık görüyor bir an için hala yanından ayrılmayan. Birdenbire o da  yok oluyor titreşerek; ama

taze gözyaşları akıyor gözlerinden hala.

Ve böylece Byblis bir çeşmeye dönüşüyor. Alıntı.

 

   

ÇARŞAMBA KARISI

Türkçe'de 'saçı başı karmakarışık, üstü başı özensiz kadın' anlamında kullanılan ÇarşambaKarısı,  kimi zaman Alkarısı'na tekabül eder. İnanışa göre çarşamba gecesi işe başlanması durumunda, son derece öfkelenen ve o eve kötülük yapabilecek kötücül ve çirkin bir kadın olarak tanımlanır. Hatta daha da ileri giderek o evin çocuğunu kaçırmaya teşebbüs edeceği kanısı da yaygındır. Yine Anadolu inançlarında haftanın belirli bir günü, yarım kalan işlerin bulunduğu evlere gelerek işleri karıştıran, insanlara kötülük yapan dişi bir varlık şeklinde de tanımlanır.

Çarşamba Karısı’ndan korunmanın en iyi yolu, salı gününden çarşamba gününe yarım kalmış bir iş bırakmamaktan geçer. Salı gününden Çarşamba gününe iş kalmaması durumunda Çarşamba Karısı’nın o eve uğrayıp zarar vermesi söz konusu değildir. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse, örmekte olduğumuz bir kazağı salı gecesi bitiremezsek Çarşamba Karısı gelip o kazağın örülen kısmını söker ya da çok karmaşık bir hale getirir. Bundan ötürü herhangi bir olumsuzluğa meydan vermemek için kimi yörelerde çarşamba günü, ev hanımlarının tatil günü gibidir. Çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz, örgü örülmez, dikiş dikilmez vs.

 

DANAE

Yunan mitolojisine göre Argos kralı Akrisios ile Eurydike’nin kızıdır. Tahtının varisi olacak bir erkek çocuğu olmadığı için hayal kırıklığına uğrayan Akrisios, bu durumun değişip değişmeyeceğini öğrenmek üzere kâhinlere başvurur. Başvurduğu tüm kâhinler, ona kızının bir oğlu olacağını ve kızından doğacak olan bu çocuğun kendisini öldüreceğini söylerler. Kâhinlerden bu kötü haberi alan Akrisios, evli olmayan kızının çocuk doğurmasını engellemek için onu bronzdan yapılma bir kuleye kapatır. Böylece kızını herkesten uzak tutarsa torunu olmayacağını düşünür. Ama bronzdan yapılma bu kulenin Zeus’a engel olması olanaksızdır.  Bu kale Zeus'u durduramaz. Babası Argos kralı Akrisios tarafından bronzdan yapılma bir kuleye hapsedilen Danae, bir gün korkunç bir yağmurla şehri yıktıktan sonra altın yağmuruna dönüşerek odasına girmeyi başaran Baştanrı Zeus ile birlikte yaşar. Bu birlikteliğin neticesinde hamile kalarak Perseus’u doğurur. Buna öfkelenen babası Akrisios, torununu doğrudan öldürerek tanrıların gazabını çekmemek için kızı ile torununu direkt öldürmek yerine onları tahtadan bir tabuta koyarak denize atar. Zeus, Poseidon tarafından sakinleştirilen denizden Danae ile oğlu Perseus’un Seriphos Adası’nın kıyılarına çıkmasını sağlar.  Tahtadan yapılma tabut, Seriphos Adası kralı Polydektes tarafından bulunur. Sonra açılır ve içinden çıkan Danae ile oğlu Perseus kurtarılarak ağırlanırlar. Zaman ilerledikçe Danae’ye göz koyan Polydektes, bu arzusuna engel olarak gördüğü Perseus’u, Medusa’yı öldürmekle görevlendirir. Medusa, Gorgon adı verilen pençeli, tunç kanatlı, başları yılanlarla çevrili korkunç yaratıklardan biridir. Bunlar; Stheno, Euryale ve Medusa olmak üzere üç kardeştirler. Bu üç kardeşin tek ölümlü olanı Medusa’dır.

Athena ile Hermes, Perseus’a bu zor görevinde yardımcı olurlar. Stheno, Euryale ve Medusa adlarındaki üç Gorgon kardeşin bulunduğu yere giden Perseus, onları uyurken bulur. Bu üç kız kardeşten sadece Medusa ölümlü olduğu için Perseus, sadece onun başını kesip götürebileceğini düşünür. Boyunları ejderha pullarıyla korunan, yaban domuzu dişleri gibi dişleri bulunan dişi canavarlar olan Gorgonların tunçtan elleri, altından kanatları vardı. Bakışları son derece güçlü olduğu için baktıkları her şeyi taşa çevirirlerdi. Perseus, uykuda yakaladığı Medusa’nın başını keserek bedeninden ayırır. Medusa’nın başını kesen Perseus, Danae’yi kral Polydektes’in elinden kurtarmayı başarır. Sonrasında da kesik başıyla kral Polydektes’i taşlaştırdığı Medusa’nın kanından doğan Pegasus adındaki kanatlı ata binerek oradan uzaklaşır.

Perseus daha sonra Medusa'nın başını Athena'ya teslim etmiştir. Yolculuğu sırasında Aithopia kralı Kepheus ile Kassiopeia'nın Andromeda adındaki kızıyla karşılaşır. Onu sever. Ona gönül verir. Kendi güzelliğini deniz tanrıçalarından daha üstün gören Kassiopeia, Poseidon’un kötülüklerine maruz kalır. Bundan son derece rahatsız olan Poseidon, kraliçenin küstahlığını cezalandırmak amacıyla Aithopia'yı yok etmesi için bir deniz canavarı gönderir.

Bir kehânet ocağının sözüne göre de Kassiopeia'nın kızı Andromeda'nın bu deniz canavarına kurban edilmesi gerekir. Bundan ötürü bir kayaya zincirle bağlanan Andromeda, canavarın gelişini beklemeye başlar. Perseus, Andromeda’yı kurtarır ve kendisi ile evlenir. Bu evlilikten “Perseidler” adıyla anılan birçok çocuğu olur. Argos'a gitmek üzere yola çıkan Perseus, tesadüfen atletik oyunların yapıldığı Larissa'ya gider ve orda kargısıyla (veya diskiyle) Akrisios'u kazara kafasından vurur. Böylece kendisini annesiyle birlikte kapalı bir tabut içinde denize atan dedesi Akrisios’u kazara öldürünce, dedesinin engel olmak istediği kehânet de gerçekleşmiş olur.

Argos'a geri dönmeye utanan Perseus, krallığı, Akrisios'un erkek kardeşi Proteus'un oğlu Megapenthes'e verir. Sonra Tiryns’e kendi krallığını kurar.

Başka bir efsaneye göre de dedesinin, annesiyle kendisini öldürmesine öfkelenen Perseus, döndüğü Argos’ta dedesi Akrisios'a meydan okur. Medusa'nın başını kullanarak dedesi Akrisios ile birlikte ona yardakçılık yapanların tamamını taşa çevirir.

 

DEİANEİRA

Althaia ile Kalydon Kralı Oineus’un kızı ve Meleagros’un kardeşidir.Irmak-Tanrı Akheloos, Deianeira'ya âşık olur ve onunla evlenmek ister. Tam bu sırada Deianeira’ya âşık olan biri daha vardır: Güç Tanrısı Herakles. Ancak Irmak Tanrı Akheloos’un başkalaşma yeteneği vardır; istediği şekle girebilmektedir. Kimi zaman boğa, kimi zaman ejderha vs. olabilmektedir. Herakles, günün birinde Oineus’un sarayına gider, kendini takdim edip kızı Deineria’ya evlenme teklifinde bulunur. Akheloos’un değişim yetenekleri karşısında korkuya kapılan Deianeira, Herakles’in bu teklifini hemen kabul eder. Bununla birlikte Herakles, yerinin alınmasına kolay kolay razı olmayan Akheloos yüzünden kızı elde etmekte zorluk çeker. İki talipli arasında kıyasıya bir çatışma başlar. Akheloos bütün yeteneklerini, Herakles de bütün gücünü kullanır.  Akheloos, ilk karşılaşmada Herakles’e yenik düşer. Bunun üzerine Akheloos, koca bir yılan kılığına bürünür. Herakles, onu boğmak üzere iken bu kez de azgın bir boğaya dönüşüvermiş. Heraakles, bu kez de boğanın bir boynuzunu kopararak onu yener.  Bunun üzerine Irmak tanrı Akheloos, Deianeira'dan vazgeçer. Böylece üstünlüğü elde eden Herakles, Deianeira ile evlenir.

Irmak-Tanrı Akheloos’u mağlup eden gücün sembolü Herakles ile evlenen Deianeira, savaşçı bir kadın kahramandır. Euenos Irmağı’nı geçmek için salcılık yapan yarı-insan yarı-at görünümlü Kentauros Nessos (Nessus)’un salına ya da sırtına biner. Nessos, ona tecavüz etmeye yeltenince Herakles, attığı zehirli bir ok ile Nessos’u öldürür. Can çekişmek üzere olan Nessos, kendi kanlı gömleğini, “Kocasının kendisine olan sadakatinin sona ermesi durumunda kanlı gömleğin, kocasının kendisine dönmesini sağlayacağını” söyleyerek Deianeira verir. Bu olaydan bir süre sonra Herakles, tercihini İole adlı kadından yana kullanarak Deianeira’yı terk eder. Bunu gururuna yediremeyen Deianeira, Nessos tarafından kendisine verilen kanlı gömleği, dönmesini sağlamak amacıyla Herakles’e gönderir. Terk ettiği karısı Deianeira tarafından kendisine gönderilen kanlı gömleği giyinen Herakles, acılar içinde kıvrım kıvrım kıvranmaya başlar. Çektiği bu dayanılmaz acılardan bir an evvel kurtulmak isteyen Herakles, Oiti Dağı’nda kendini yakarak yaşamına son verir. Bunun üzerine karamsarlığa kapılan Deianeire de üzüntüsünden intihar ederek yaşamına son verir.

 

DİANA

Mitolojiye göre İtalya’da tapınımı eskilere değin uzanan Diana, M.Ö. VI. yy’dan itibaren Yunan Av Tanrıçası Artemis’le özdeş tutulan Roma Tarım ve Av Tanrıçası’dır. İtaliklerin ilk dönemlerdeki Diana’sının Yabani Tabiat Tanrıçası olduğu tahmin edilmektedir. Tanrılar tanrısı Jupiter ile Latone'un kızı ve Işık Tanrısı Pholbus’un ikizidir. Avcılığın bakire tanrıçasıdır. Babasından kendisini evlendirmeyeceğine dair söz alır. Elinde ok ve yay bulunan Diana, ormanlar tanrıçası olarak geyiklerle dolaşır. Doğa, verimlilik ve çocuk doğum Tanrıçası. O Capua yanındaki Tifata Dağı’nda çalışır ve aynı zamanda Ay Tanrıçası görevini de üstlenmiştir. Romalıların gözünde Diana, avcı tanrıçasından ziyade Işık Tanrısı olan Pholbus'un kardeşi bir ışık tanrıçası sayılırdı.

İtalya’da, Campania’da bulunan Tifata Tepesi örneğinde görüldüğü üzere, daha çok dağların zirvelerinde tapınım gören Diana’nın en ünlüsü, Albani Dağlar’nda bulunan Diana Aricina veya Diana Nemorensis adlarıyla da bilinen Nemi Dianası’dır. Tapınağa ilişkin oldukça eski bir inanıştan kalma bir söylenceye göre rahiplik, belli bir ağaçtan bir dal kırmanın ve görevli olan rahibi öldürmenin ardından elde ediliyordu.

Roma’da anlatılan efsaneleri, tamamen Hellen Artemis’inden esinlidir. Genel olarak avcılığın, ayın, doğumun, vahşi hayvanların ve ormanların tanrıçası olarak nitelenir. Roma mitolojisinde hiç evlenmemiş üç bakire tanrıçadan biridir (diğerleri Minerva ve Vesta’dır). Ağustos ayında adına bir festival düzenlenirdi ve Aventinus Tepesi’nde kendisine adanmış bir tapınak vardı. Diana hakkında en ilginç Roma anlatısı Orestes’in anlatısıdır. Buna göre Orestes İtalya’ya Artemis kültünü Tauris’ten getirmiş ve Nemi kentine yerleştirmiştir. Bu Latium kentinde kenti çevreleyen kutsal bir koru ve Diana’nın bir tapınağı vardı. Tauris'te olduğu gibi burada da tanrıçaya insan kurban edilirdi.

Başka bir efsaneye göre, tanrı Asklepios tarafından diriltilen Hippolytos, Artemis'le birlikte kaçırılıp İtalya'ya getirilmiş ve Virbius adıyla tanrıçanın kültüne girmişti. Nemi Tapınağı’nda, Diana’nın efsanevi rahibi olan ve Diana ile kutsal bir çift oluşturan Virbius’a da tapınım gösteriliyordu.  

 

DİDO (ELİSSA)

Kartaca kraliçesi Dido'nun efsanesi, M.Ö. 70- M.Ö. 19 yılları arasında yaşamış Latin şair Pblius Maro Vergilius tarafından M. Ö. 29 yılından itibaren kaleme alınan Aeneis destanına içli bir sevda romanı olarak girmeden önce de vardı. Destan öncesindeki efsane şöyle anlatılırdı: Mutsuz aşklarıyla bilinen Elissa, söylenceye göre Kartaca’nın kurucusu ve Tir prensesidir. Babası, bir Fenike kenti olan Tyros’un kralı Mattan (Mutto)’dır. Bunlar iki kardeştirler. Erkek kardeşinin adı Pygmalion’dur. Babası öldüğünde Pygmalion henüz küçük bir çocuktur. Ancak küçük Pygmalion’u kral olarak seçen halk, amcası Sicharbas’ı da naip olarak atamışlar ve Elissa’yı onunla evlendirmişler.

Halk tarafından kral seçilen Pygmalion, definelerine göz diktiği amcası Sicharbas’ı öldürtür. Bu korkunç durum karşısında Tyros' tan göçmeye karar veren Elissa, kentin ileri gelenlerinden bir grubun yanı sıra Sicharbas'ın definesini de yanına alarak denize açılır. Yolda giderken gemiden, ağzına kadar dolu torbalar atıyorlarmış denize. Elissa, bu torbaların içinde Sicharbas'ın altınları olduğu varsayımı ile kardeşi Pygmalion’u aldatmaya çalışmış. Oysa torbalar ağzına kadar kumla doluymuş. Uzun bir deniz yolculuğu sonrasında Afrika'nın Libya kıyılarına varmışlar ve orada karaya çıkmışlar. Ancak Elissa ve yanındakiler, Libya’ya varmadan önce Kıbrıs'a uğramışlar. Yanında bulunanlar, Aphrodite Tapınağı’ndan seksen genç kızı kaçırıp kendilerine eş edinirler. Bir süre sonra Libya kıyısına varırlar. Orada Libya’nın yerli halkı tarafından iyi karşılanırlar. Elissa, yerlilerden bir öküz derisi büyüklüğünde toprak ister. Bu istek, kendilerini çok iyi karşılayan yerli halk tarafından kabul edilir. Yerlilerden toprak sözü alan Elissa, öküz derisini öyle ince şeritler halinde kesmiş ki, epey bir toprağı elde edip oraya bir kent kurmuş. Bu kent, sonradan Kartaca diye anılacak olan büyük Afrika kentidir. Elissa, o kente kraliçe olur. Ancak komşu Gaetullar Kralı Hiarbas, ona talip olup kendisiyle evlenmek ister ve bu isteğini çok sık tekrarlamaya başlar. Elissa, bu isteği tiksintiyle karşılar. Ama komşu krala karşı koyacak kadar güçlü olmadığı için kısa süre önce ölen kocasının ruhunu yatıştırmak amacıyla komşu Hiarbas’tan üç aylık bir düşünme süresi ister. Kraliçe Elissa, üç aylık süre sonrasında ölülerin yakıldığı odun yığınının üzerine çıkıp kendini bir hançerle öldürerek yaşamına son verir.

Ölümünün ertesinde bir tanrıça gibi ululanmaya başlanır. Efsaneyi sahiplenen Roma edebiyat geleneği, Pön Savaşları’nın akabinde, Truva’nın ateşe verilmesinin ardından oradan kaçarak İtalya’ya yerleşen Truva Prensi Aineias’ı Kartaca kıyılarına çıkardıktan sonra başarılarının kimisini Gaetullar Kralı Hiarbas’a mal eder.

Bu efsaneyi dayanak olarak alan Vergilius tarafından ortaya konan Efsane de şöyledir: Elissa, Dido adıyla anılmaya başlar. Sicharbas’ın adı Sychaeus olarak değiştirilir. Destan, Troya Savaşı’ndan kurtulmayı başaran Troya Prensi Aineias'm, Kartaca topraklarına ayak basmasıyla başlar.

Troya düştükten sonra sağ kurtulanlar, yeni bir yurt kurmak amacıyla Aeneas önderliğinde denize açılırlar. Ancak uzun bir yolculuk sonrasında Juno'nun gazabına uğradıkları için İtalya yerine Libya'ya ulaşırlar. Tam o sırada kenti kurmakla meşgul olan Kraliçe Dido, gördüğü Troyalı kahramana hemen âşık olur. Âşık olmakla kalmıyor, devreye giren Aşk Tanrıçası Aphrodite’in hilelerinin de kurbanı olur. Aşkı, onun her şeyi unutmasına yol açar. Vergilius, Kraliçe Dido’nun Aineias’a Troya Savaşı’nı nasıl anlattırdığını dile getirir. Ardından da bir av sırasında fırtına ve doludan kaçan Troyalı kahraman Aeneas ile Kartacalı kraliçenin nasıl bir mağaraya sığındıklarını ve orda Aşk Tanrısı Eros'un kışkırtmalarına boyun eğerek büyük bir aşk ateşiyle birbirinin olduklarını uzun uzun anlatır. Sonra da bütün bu olanlara tanıklık eden Dedikodu Tanrıçası Fama’nın, Dido'nun Aeneas ile seviştiği haberini dünyanın dört bir tarafına yaydığını dile getirir. Dido, bir zaman sonra Aineias’a karşı duyduğu aşkı kız kardeşi Anna'ya açar. Tam da bu sırada Dido'nun bir yabancıyla sevişmesini rezalet sayan komşu kral Hiarbas, Dido'yı sıkıştırır. Tanrılar, Aineias’a; “kaderinin Dido'nun yanında keyif çatmak değil, İtalya'ya gidip yeni bir kent, bir devlet kurmaktır” diye haber gönderirler.  Tanrıların emrine zorunlu olarak boyun eğen Aeneas, Dido’dan habersiz bir şekilde kaçmaya hazırlanır. Dido, durumu fark edince aralarında sert bir tartışma, büyük bir kavga yaşanır. Sevgilisini Kartaca’da tutamayacağını anlayan kraliçe Dido, yaşamına son vermeyi aklına koyar. Büyük bir odun yığını hazırlatır. Aineias'la birlikteliklerini ortaya koyan ne varsa hepsini oraya yığar. O gece yarısı gene tanrıların dürtüsü üzerine Troyalılar, denize yelken açtıklarında Dido, onların gidişlerini gözlemektedir. Onların gidişi sonrasında kılıcının üstüne atılan Dido, yaşamına son verir. Böylece önceden hazırladığı odun yığını, ölüsünün yakıldığı odun yığını olarak anılacaktır.

Kıyıdan uzaklaşan Aeneas, ufukta sevgilisinin yanan mezarından yükselen dumanları gözleriyle tanık olur. Bu serüven Latin şairinin en güzel, en dokunaklı dizeleriyle ifadesini bulmuştur. Kim bilir belki de Anna adı ile anılan kız kardeşi gelecekte Anna Perenna adıyla tapınım gören Roma tanrıçasıyla bir tutulur.

 

 
 

 

 

 
 

 

 

ELEKTRA

Söylencesel Mykenai ve Argos Kralı Agamemnon ile mitolojide önemli bir yeri bulunan Klytaimnestra’nın kızı olan Elektra, Orestes ile İphigeneia’nın da kız kardeşidir.

Yunan mitolojisinde yer alacak kadar tanınmış bir aile olan Atreus Ailesi, yazgısı kötü olan bir ailedir. Bu ailenin atalarından biri de Lydia kralı Tantalos’tur. Tantalos çok büyük bir suç işlediği gerekçesiyle Tanrı Zeus tarafından korkunç bir cezaya çarptırılır.

Olymposlu tüm tanrılar tarafından çok sevilen Tantalos, Zeus’un oğullarından biridir. Tanrılar, şenliklerinde onu aralarına alır, masalarında oturmasına izin verirler. Hatta kimi zaman evine misafir olarak giderler. Buna rağmen Tanrıları küçümseyen Tantalos, kendini onlardan üstün görür. Tanrıları küçük düşürmek ve onları yamyam yerine koymak amacıyla, öz oğlu Pelops’u öldürüp kazanda kaynattıktan sonra tanrıların önüne yemek olarak sunar. Tuzağı fark edip onu lanetleyen Tanrılar, onu Hades'in egemen olduğu Yeraltı Ülkesi’ne sürerler ve orada aç, susuz bir şekilde ebediyete değin yaşamakla cezalandırırlar. 

Çeşitli suçlar işleyen Tantalos’un çocukları ve torunları da tıpkı Tantalos gibi trajik sonlar yaşarlar. Tantalos’un trajik sonlar yaşayan torunlarından biri de Agamemnon’dur. Agamemnon, Truva Savaşı öncesinde, gemilerinin sağ salim Truva'ya varabilmesi amacıyla kızı İphigeneia’yı Tanrıça Artemis’e kurban etmek zorunda kalır.

Agamemnon’un kızını Tanrıçaya kurban etmesi, karısı Klytaimnestra'yı son derece öfkelendirir. Kocasına çok öfkelenen Klytaimnestra, ondan intikam almaya and içer. Kendine, yine kendi ailesinden olan Aigisthos adında bir sevgili bulur. Agamemnon'un Truva Savaşı’ndan galip döndüğü gün, karısı Klytaimnestra ile aşığı Aigisthos onu öldürürler. Aigisthos, Agamemnon'un oğlu Orestes'i öldürmeyi planlar. Buna engel olmak isteyen Elektra’nın yaşlı dadısı, Orestes’i başka bir ülkeye gönderir.

Agamemnon’un sarayda kalıp ve acılar içinde yaşamına devam eden kızı Elektra, büyüdükten sonra intikamlarını alacağı düşüncesiyle kardeşi Orestes'in gelmesini bekler. Hemen her gün gizlice babasının mezarına gidip ona dua eder. Babasının ölümünün üzerinden tam sekiz yıl geçmiştir. O yıl Orestes'in öldüğü söylentisi yayılır. Kardeşinin öldüğünü düşünen Elektra, derin bir keder içine girmişti.   

Elektra'yı güçlü bir soy doğurmasından ve babasının intikamını almaya kalkışmasından korkan Aigisthos, onu fakir bir çiftçiyle evlendirir. Küçük düşürülen ve onuru kırılan Elektra, kin ve nefret içinde kardeşi Orestes'in döneceği günü beklemeye koyulur. Orestes geri dönecek ve annesi ile aşığını öldürerek babalarının intikamını alacaktır. Bunu düşünen Elektra, intikam almak için annesini öldürmenin doğru olup olmadığı konusunda tereddüt yaşar. Orestes de yıllarca yaşadığı gurbet elinde kendine hep aynı soruyu sorar ve bu konuda bir ikilem yaşar. Sonunda annesini öldürmenin doğru olup olmadığı konusunda Tanrı Apollon'a danışır. Apollon her iki suçlunun da ölmesi gerektiğini söyler.

Orestes nihayet günün birinde ülkesi Argos'a döner. Argos’a döner dönmez  yaptığı ilk iş babasının mezarına gitmek olur. Babasının mezarının başında karşılaştıkları kardeşi Elektra ile tanışırlar. Ancak Elektra’nın tanıştığı kişinin kardeşi Orestes olup olmadığı konusunda kuşkuları vardır. Bunun üzerine dadısı olan yaşlı adamla tartışmaya başlarlar. Orestes’in, Argos'a dönüp dönmediği konusunda araştırma yapan yaşlı dadı, Orestes'in döndüğünü ayak izi, saç teli, pelerin bulguları ortaya koyar. Ancak bu bulgular, Elektra tarafından reddedilir ve yeterli delil kabul edilmez. İhtiyar daha sonra Orestes'in çocukluktan kalma kaşının kenarındaki yara izini görür. Elektra, böylece yabancının kardeşi olduğuna inanır. 

Böylece Orestes’in, kardeşi olduğuna inanan Elektra, onunla birlikte Aigisthos’u bir ayin sırasında öldürürler. Annesini öldürme konusunda şüphe içinde olan Orestes, Elektra'nın ısrarları üzerine annesini öldürmeyi kabul eder. Bunun üzerine Elektra, çocuk doğurduğunu söyleyerek annesini evine çağırır (Oysa evlendirildiği kişi, Elektra bir soylu olduğu için saygısından ona dokunmamıştır, yani Elektra hâlâ bâkiredir). Bu yolla annesinin evine gelmesini sağlayan Elektra, kardeşi Orestes'le birlikte annelerini öldürürler.

Fakat iki kardeş, annelerini öldürdükleri için pişman olur, suçluluk duyarlar. Dioskurlar, annelerini öldürdükleri için iki kardeşi suçlar. Orestes, ülkesine bir daha dönmemek üzere gitmelidir ve Elektra da kocasıyla beraber evine dönmelidir. Orestes ülkesinden sürülüp giderken, Elektra fakir bir köylü karısı olarak kalır ve sevgili kardeşini bir daha göremez.

Fakat annesini öldürmüş olmak Orestes'e çok ağır gelir, bu yük altında ezilerek ve korkunç hayaller görerek uzun yıllar diyar diyar dolaşır. Apollon ona acır ve onu Athena'ya yollar. Orestes, Athena'ya yalvarır, af diler ve uzun yıllar suçunun cezasını çekerek arındığını söyler. Orestes, Atreus soyu içerisinde yaptığı kötülük için af dileyen ilk kişidir. Böylece Orestes ve soyu affedilir. Atreus soyu üzerindeki lanet böylece son bulur.

Euripides’in Elektra adlı oyunundan:

Yıllardır Argos topraklarından uzakta olan Orestes, gizlice ülkeye giriş yapmıştır. Kız kardeşi Elektra ile bir araya gelip babalarının intikamını alma planı yaptılar. Önce Aigisthos’u öldürdüler. Sıra annelerine, yani Klytaimnestra’ya da gelecektir. Genç Elektra’nın, Aigisthos’un ölüsünün başında sarf ettiği sözler arasında şunlar da vardır: “…Argos’ta herkes senin için “kadının kocası” derdi. Ama onun için “adamın karısı” demezdi. Evde erkeğin değil de kadının sözünün geçmesi utanç verici değil mi? Kent içinde erkeğin, yani babalarının adıyla değil de annelerinin adıyla anılan çocuklardan da nefret ederim…”

Büyüdükten sonra Fokis’ten geri dönen kardeşi Orestes’e babası Agamemnon’un katilleri olan anneleri Klytaimnestra ve aşığı Aigisthos’u öldürmesi için yardımda bulunan ve ölüm cezasına çarptırılan ve adalet adına intikamın sembolü olan Elektra; kardeşi Orestes gibi Güneş ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon tarafından kurtarılır. Bu olayların ardından Fokis kralının Pylades adındaki oğluyla evlenir.

Kocasını öldürmüş ve yeni bir âşık edinmiş olan Klytaimnestra, Troyalı köle kadınların eşliğinde görünür. Kraliçenin, kızının suçlamaları karşısında kendini savunurken söylediği sözler arasında şunlar da yer alır: “… Eğer bir kadının adı kötüye çıkmışsa, onun üstüne artık iyi konuşulmaz. Ama bence bu haksızlık… Baban, kızımı aldatıp evden çıkardı. Sunakta İphigeneia’nın ak boynunu eğip boğazını kesti… Yine de çok kırıldığım halde ve öfkem hiç azalmasa da öldürmezdim kocamı. Ama kocam, kudret çarpmış çılgın gibi bir kızla geldi ve onu yatağımıza aldı… Kadınlar densiz olur, bunu inkâr etmiyorum. Öyle oldukları için de eğer koca yatağı unutup da sapıtırsa kadında adama aynını yapar. Başka bir dosta meyleder. O zaman suçlama açıkça bize karşı yapılır. Asıl suçlu erkeklerse hiç mi hiç suçlanmaz…” (Euripides, 2008,43-47).

 

ELFLER

Elfler, perilerden oluşan halktır. Aslında İskandinav ve İngiltere mitolojisinde yer alırlar. J.R.R. Tolkien’in çağdaş yazına kazandırdığı hayali kurgunun halk tarafından en çok tutulan unsurlardan biri konumundadırlar. Tolkien tarafından kaleme alınan yapıtını inceleyenler, Elf'lerin inanç sistemi ile Kelt Irklarının inanç sistemiyle birebir örtüştüğünü söylemişlerdir. Bununla birlikte Tolkien'in kitaba ilişkin yazılarında, Elf dilinin hem okunuş hem de yazı bakımından genel olarak Göktürk abecesinden alınma olduğuna vurgu yapmıştır. Elf'ler; öldürülmediği ya da kederden solmadığı sürece ölmezler, asla hastalanmaz ve uzun yolculuklar sırasında "lembas" olarak adlandırılan yol azığını kullanırlarmış. İnsanların aksine ne ateş yakarlarmış ne de ağaç keserlermiş. Yaşama şekilleri çoğunlukla doğayla iç içe ve gelişimini onunla bir bütün halinde sağlayan bir halktır. Büyücülük işiyle iştigal edenleri de bulunan Elfler, asil ve alçak gönüllüdürler, hiçbir zaman satış işiyle uğraşmazlar. 

3 Ocak 1892 - 2 Eylül 1973 tarihleri arasında yaşayan İngiliz yazar, şair ve filolog John Ronald Reuel Tolkien tarafından kaleme alınan notlardan derlenerek hazırlanan Silmarillion adındaki kitapta Elflerin yaratılışları ve Arda'nın birinci çağında Melkor'a karşı yaptıkları savaşlardan söz edilir. Bu savaşlar sırasında Elflerden birçoğu Angband'ın kölelerince katledilir. Bu savaşlarda katledilenlerin arasında yaşamının sonuna değin Yüce Noldor Kralı olarak Beleriand'da bulunan sürgünlerin efendisi olarak kabul edilen Fingolfin de bulunmaktadır. Fingolfin, karanlık kuzey krallığının hemen güneyinde yer alan ülkesi Hithlum'da yaşıyordu. Bununla birlikte Tolkien tarafından yaratılan öteki karakter Ork'ların, karanlık güçlerce avlanmak suretiyle şekil değişikliğine maruz kalmış Elf'ler olduğu bilinmektedir.

 

EREŞKİGAL

Mezopotamya Yeraltı Ülkesi Tanrıçası’dır. Yeraltı ülkesi tanrısı Nergal'in karısıdır. Efsane uyarınca Ereşkigal, başlangıçta Arallu olarak adlandırılan cehennemin tek egemeniymiş. Günün birinde tanrılar kendisini şölene davet etmişler. Ancak cehennemden ayrılması olanaksız olduğu için kendi yerine bir temsilci yollamış. Tanrı Nergal’in dışında şölene katılan tanrıların tamamı Ereşkigal tarafından gönderilen temsilciyi ayakta selamlamışlar. Ancak tanrı Nergal yerinden bile kıpırdamamış. Temsilcisinden, Nergal’in nahoş tutumundan haberdar olunca çok öfkelenen Ereşkigal, tanrı Nergal'i yakalatıp cehenneme getirtmiş. Ama cehennemin altını üstüne çeviren Nergal, Ereşkigal’i tahtından indirir. Sonra kendisi kralı olur. Kral olduktan sonra da Ereşkigal'le evlenmiş.

Karanlıkların kraliçesi olan Ereşkigal, başlangıçta bir gökyüzü tanrıçasıdır. Kur adlı canavar tarafından zorla kaçırılarak Ölüler Ülkesi’ne indirilir. Orada Kur'un eşi olarak tahta çıkar. Tahtını, aslında bir güneş tanrısı ve Enlil'in oğlu olan Nergal ile paylaşır. Silah olarak sıcağı ve yıldırımları kullanan korkunç Nergal, Ölüler Ülkesi (Yeraltı Dünyası)’ne iner ve Ereşkigal'i yok etmekle tehdit eder. Yok olmaktan korkan Ereşkigal, ondan kurtulabilmek için onunla evlenmeyi kabul eder. Bunların ikisi de yıkım, salgın hastalık, savaş ve ölüm tanrılarıdır. Bunun yanı sıra ikisi de ikircikli özelliklerini; hem işlerinde (Nergal aynı zamanda İyileştirici Tanrı’dır) hem de Ölüler Ülkesi’ne düşen gök tanrılar olarak kökenlerinde sergilemektedirler. Yıldızların Tanrıçası İştar (Sümer-İnanna)’ın kız kardeşi olan Ereşkigal, onun kökteşidir. Böyle olunca da İştar'ın Ölüler Ülkesi’ne inişine ilişkin ünlü mit, bu ilişkiyi doğrular niteliktedir. İştar tam olarak bilinmeyen nedenlerden ötürü Ölüler Ülkesi’ne iner.–muhtemelen yeraltı dünyasını yönetmeyi arzulamıştır- Ancak, anlaşılabilir nedenlerden dolayı kız kardeşi Ereşkigal'in, bu cesareti yüzünden ona kızacağından ve onu yok edeceğinden korkar. Ölüler Ülkesi’ne inmesi için yedi kapıdan geçmesi gerekir. Geçtiği her kapıdan kendisini karşılayan bir demon, onun giysilerinden bir parça soyar. Neticede çırılçıplak bir biçimde ve dizlerinin üzerinde, kız kardeşi Ereşkigal ile birlikte Yeraltı Dünyası’nın en korkunç yedi yargıcı Annunaki'nin huzuruna getirilir. Annunaki’nin, ölüm dolu bakışlarını üzerinde topladığı İştar’ın bedeni bir cesede dönüşür ve ceset bir direğe asılır. İştar’ın ölümü, tüm yeryüzündeki dölünün kesilmesine neden olur. Neticede İştar, Enki'nin yardımıyla yeniden canlanır. Ancak Ölüler Ülkesi’nde geçerli bir kurala göre İştar’ın, yerine bir kurban bırakmadan yaşama geri dönmesi mümkün değildir. Neticede yerine birini Ölüler Ülkesi’ne bırakan İştar, yukarıya geri döner.

 

ERİGONE      

Yunan mitolojisine göre bağcılık ve şarabı öğretmek üzere Atina’ya giden Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos, İkarios adlı bir çiftçinin evine konuk olur. Erigone, Dionysos’un evine konuk olduğu İkarios’un kızıdır. Bir süreliğine orada kalan Dionysos, Erigone’yi baştan çıkarır. Baba İkarios, kızını Dionysos’a vermek zorunda kalır. Ancak kızına karşılık Dionysos’tan şarap yapmayı öğrenir. Dionysos ile Erigone’nin birlikteliklerinden yiğit Stphylos (üzüm) doğar. Bu arada şarap yapmayı öğrenen İkarios sürekli şarap yaparak satmaya başlar. Bağ bozumu gelince İkarios, bu esrarlı içkiden diğer insanların da yararlanmasını ister. Şarap dolu tulumlarla köyleri, kırları dolaşır. Rastladığı bütün köylülere şarap içirmeye başlar. Akıllı ve uslu olan köylüler, şarabı fazla kaçırınca sarhoş olurlar. Bazıları akıllarının başlarından gittiğini, yere yıkılıp derin bir uykuya daldıklarını görünce, İkarios’un şarapla kendilerini zehirlediğini düşünmeye başlarlar. İkarios’un üzerine çullanıp onu linç ederler. Cesedini de bir ormanın içine saklarlar. Sarhoşlar bir sonraki gün kendilerine gelince İkarios’u boşuna öldürdüklerini anlarlar. Ama iş işten geçmiştir.

İkarios’un kızı Erigone, babası eve gelmeyince telaşlanmaya başlar. Gece rüyasında yaralarını gösteren babası İkarios, kızına:

 -Kızım, uyan ve hemen kalk. Ben senin babanım. Şarabın etkisiyle akıllarını kaybeden köylüler, beni öldürdüler ve ormana bıraktılar. Erigone, naaşını hemen bul ve göm.” der.

Zavallı Erigone, uzun süre babasını aramasına rağmen onu bir türlü bulamaz. İkarios’un naaşı, Erigone ile birlikte onu arayan Maira adlı köpeği tarafından bulunur. Erigone şaşkındır. Acıdan ne yapacağını bilemez. Gözyaşları içinde babasının naaşının yanındaki ağaca kendini asarak yaşamına son verir. Erigone’nin naaşı başından ayrılmayan sadık köpekleri Maria, günler boyunca ulur, durur. Birkaç gün sonra o da açlıktan ölür. İkarios ve ailesine acıyan tanrılar, onları gökyüzüne takımyıldızlar olarak alırlar. İkarios gökyüzünde “Boötes” (Çoban), kızı Erigone “Virgo” (Başak) olarak, sadık köpekleri Maira ise “Canis Minör” (Küçük Köpek) olarak yerlerini alırlar.

İntihar eden sevgilisi Erigone’nin öcünü almak isteyen Dionysos, Atinalı genç kızları intihara teşvik eder. İntiharların birbirini izlemesi üzerine Atinalılar, kendilerini affettirmek için, Erigone adına bir sunak yapıp özel bayram düzenlemişlerdir. Ardından da yaptıkları yapma bebekleri ağaçlara asarak düzenledikleri eğlentilerle Erigone’nin hatırasını hep canlı tutarlar.

 

ERİS

Yunan mitolojisine göre Savaş Tanrısı Ares’in hem kız kardeşi hem de karısı olan Eris, Nifak Tanrıçası’dır. Uyku, ölüm ve düş gibi kavramların annesi olarak kabul gören Gece’nin kızı; Acı, Kıtlık ve öteki felâketlerin de anasıdır. Daha ziyade kanatlı bir tanrıça olarak tasvir edilen Eris, katıldığı dövüşlerde dövüşenleri birbirine karşı kışkırtırmış. Peleus ila Thetis'in Olympos'ta gerçekleştirilen düğününe tanrıların tamamı çağrılı olmasına rağmen Nifak Tanrıçası Eris, davet edilmemiş. O da üzerinde ‘en güzel olana’ şeklinde bir yazı bulunan altın bir elmayı Hera, Afrodit ve Athena'nın oturduğu ziyafet sofrasına atar. Tanrıçalar, üzerinde "en güzele" yazısı bulunan altın elmayı sahiplenmeye kalkışınca aralarında tartışma yaşanır. Bunun üzerine tanrıçalar, en güzeli seçmesi için Koca Zeus’a başvururlar. Ancak Zeus, elmayı karısı Tanrıça Hera'ya verse öteki Tanrıçalar kıyameti koparacaklar, öteki iki tanrıçadan birine verse bu kez de Hera'nın gazabından kurtulamayacaktır. İşin içinden çıkamayan Zeus, Troya Kralı Priamos'un ölümlü oğlu yakışıklı Paris'i görevlendirir. Bunun üzerine çeşitli vaatlerle Paris'i etkilemeye çalışan üç tanrıçadan Athena; savaşta kendisine yenilmezlik gücü vereceği vaadinde bulunur; Hera; kendisini Asya'nın egemeni yapacağını vaat eder, Aphrodite de dünyanın en güzel kızını kendisine ayarlayacağı vaadinde bulunur. Athena ile Hera giysilerin en güzelini giyinip en süslü mücevherlerini takıp takıştırarak yarışmanın yapılacağı yere giderler. Ama güzellik örtü istemez, güzellik kişinin örtüsüdür zaten diyen Aphrodite, bunların hiçbirine gerek görmediği için olduğu gibi yarışma alanına gider. Yarışma gerçekleştirilir (bu aynı zamanda ilk güzellik yarışması olarak kabul edilir). Dünyanın en güzel kadınını elde etmek için Aphrodite’i yarışmanın birincisi seçen Paris, üzerinde "en güzele" ibaresi yazılı olan altın elmayı ona verir. Bu tercihten ötürü Paris, Hera’nın nefretine maruz kalırken, Truva kenti de Yunanlıların…

Aphrodite tarafından Paris’e vaad edilen bu güzel kadın, Sparta Kralı Menelaos'un karısı Helene'dir. Aphrodite’in yardımıyla Sparta'ya giden Paris, Helene'yi kaçırıp prensi olduğu Truva kentine götürür. Bunun üzerine Helene’nin kocası Menelaos, Akha ordularını toplayarak Truva'ya savaş açar. Böylece 10 yıl devam edecek olan Truva Savaşı başlamış olur. Nifak Tanrıçası Eris de Olympos'ta bir köşeden iki ulusun savaşçılarının on yıl süreyle birbirlerini öldürmelerine izleyici olarak katılır.

EUROPE

Yunan mitolojisine göre Sidon kentinin kurucusu ve Fenike kralı Phoiniks veya Suriye’de hükümranlık süren Agenor’un kızı olan Europe; Yunanlılar arasında medeniyetin yayılmasında öncülük eden Kadmos’un kız kardeşidir. Parlak teni ve göz alıcı bakışı ile dillere destan olmuştu. Eğlenceyi ve gezmeyi çok severdi. Sabahtan akşama kadar tüm zamanını kırlarda, deniz kıyısında arkadaşları ile birlikte eğlenerek geçirirdi. Günlerden bir gün gene deniz kıyısında bulunan bahçelerin birinde arkadaşları ile birlikte çiçek topluyordu. Çapkın Zeus, o anda çiçek toplayan Europe’yi gördü. Onu görür görmez aklı başından gidiverdi. Zira Europe baş döndürücü bir güzelliğe sahipti. Onunla nasıl birlikte olabileceğini düşünmeye başladı.

Karısı Hera’dan habersiz güzel Suriyeliye yaklaşabilmek amacıyla altın rengi bir boğa kılığına büründü.  Bu yeni görünümüyle kızların çiçek topladıkları bahçenin çevresini turlamaya başladı. Kızlar, çevrelerinde turlayıp duran boğayı çok sevimli bulmuşlardı. Korkmak bir yana ona yaklaşıp sevmeye başladılar. Güzel Europe de öteki kızlar gibi boğayı sevmek için ona yaklaşmaya başladı. Europe’nin kendisine yaklaştığını gören boğa, yere yatarak kızın ayaklarına kapandı. Boğanın sırtını okşamaya başlayan Europe, yavaşça üzerine oturdu. Arkadaşları da ona katılmaya hazırlanıyordu ki aniden ayaklanan boğa, sırtında Europe ile denize doğru koşmaya başladı. Deniz kenarına vardığı zaman azgın dalgalar sakinleşmiş deniz durulmuştu. Durulmuş denizde ilerleyen boğa, denizin içinde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi hızla oradan uzaklaştı.

Bir zaman sonra karşı kıyıya vardılar. Kıyıya vardıkları zaman güzel Europe’yi orada bulunan asırlık çam ağacının gölgesine bırakan Zeus, boğa şeklinden sıyrılıp tanrı şekline dönüşerek kendini Europe’ye tanıttı. Horalar aceleyle Zeus ve Europa için bir yatak hazırladılar.  Güzel Europe’yi hemen yatağa atan Koca Zeus, onunla birlikte olarak hayalini gerçekleştirir. Bu birlikteliğin yaşandığı yeri gölgeleyen çam ağacı, o gün bu gündür yapraklarını hiç dökmez, yaz-kış hep yeşil kalır. Bu birliktelikten Girit kralı Minos, Yeraltı Ülkesi’nde Tanrı Hades’in üç yargıcından biri olan Rhadamanthys ve İlyada Destanı’nda Truva Savaşı’nın en ünlü ve en insani biri olarak tanıtılan Sarpedon doğar.

Minos Dönemi Girit inancına ilişkin bir söylenceye göre Baştanrı Zeus’tan Girit’e gerçekleştirilen çıkarmalara engel olan ve Minos döneminde Girit’i koruyan tunçtan yapılma dev boyutlu bekçi Talos’u alan Europe, daha sonra Girit kralı Asterion ile evlenir.

 

EURYDİKE

Yunan mitolojisine göre mitolojik ozan Orpheus’un karısı olan Eurydike, Driadlar (Dryadesler) olarak bilinen ağaç ve orman perilerinden biridir. Kendisini takip eden Güneş, Tıp ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon ile Kyrene adlı nymphenin oğlu Aristaios’tan kaçarken zehirli bir yılan tarafından ısırılarak öldürülür. 

Efsaneye göre Eurydike, günün birinde kendisini izleyen Aristaios’a yakalanmamak amacıyla koşmaya başlar. Çalılıkların arasından geçerken bacaklarına dolanan bir yılan tarafından ısırılır. Bu ısırık sonrasında vücudu zehirlenen Eurydike, yaşamını yitirir. Karısını kaybeden Orpheus, ona kavuşmak için büyük çaba harcar. Eurydike olmadan yaşayamayacağını anlayan mitolojik müzikçi Orpheus, Ölüler Ülkesi’ndeki karısını geri almak için Yeraltı Tanrısı Hades’e başvuruda bulunur. Bu başvurunun yanıtını beklerken hasretle çalgısını çalıp dururken harikulade ahenkli müzikler yaratır. Neticede Ölüler Ülkesi Tanrısı Hades’ten başvurusuna olumlu yanıt gelir.  Orpheus, karısı Eurydike’ye kavuşacaktır. Ancak bunun gerçekleşmesi bir koşula bağlıdır. Bu koşula göre Orpheus, karısı Eurydike Yeraltı Ülkesi’nin karanlıklarından ışığa çıkana kadar dönüp arkasına bakmayacaktır. Öne sürülen koşulu hemen kabul eden Orpheus, Ölüler Ülkesi’nin bekçiliğini yapan Üç başlı cehennem köpeği Kerberos’u lir çalıp büyüleyerek sakinleştirdikten sonra Yeraltı Ülkesi’ne iner. Oradan karısı Eurydike’yi yanına alan Orpheus, yeryüzüne doğru yola koyulur. Tam da karanlıklardan aydınlığa çıkmak üzere iken koşulu unutan Orpheus, dönüp arkasına bakar. Bu büyük hata sonrasında karısını tamamen kaybeder. Eurydike, karanlıklara geri gönderilir. Böylece bir anda bütün çabalar boşa gitmiş olur. Eurydike, geri götürüldüğü yeraltı bataklıklarından Orpheus’a şöyle seslenir:

"Bu ne Orfe, bu ne?

Bu ne çılgınlık böyle, seni de yok eden, zavallı beni de?

İşte gene geri çağırır beni zalim kader,

Uyku kapatır kararan gözlerimi,

Dört yanımı saran gece götürür beni, elveda!"

Öykünün devamında mağara, ağaç, kaplan, yavrulu bülbül gibi simgelerle ilişkilendirilen Orpheus, yedi ay havada asılı duran bir kayanın altında gece gündüz demeden ağlayıp durur. Gözleri sevgilisine kavuşmaktan başka bir şeyi görmediği için çevresindeki kadınların hiç biriyle ilgilenmez olur, hatta onları aşağılayıcı tavırlar takınır. Bunun üzerine kadınlar tarafından öldürülerek bedeni paramparça edilen Orpheus’un organları bir ırmağa atılır.

 

 

 

 

 

Formun Üstü

Formun Altı

o

 

Yazdırılabilir şekli göster

 

 

 

 

 

o

 

Bu Konuya abone ol…

 

 

 

 

 

o

 

Hybrid-Şeklinde gösterime geç

 

 

 

 

 

o

 

Ağaç şeklinde gösterime geç

 

 

 

 

 

FAUSTİNA

Kıvırcık saçlı, zümrüt yeşili gözlü, şeker gibi tatlı ve kumru gibi masum bir kız olan Faustina, Roma İmparatoru Antoninus Pius ile İmparatoriçe Yaşlı Faustina’nın en küçük kızlarıdır. İmparator Marcus Aurelius’un karısı ve Commodus ile Lucilla adlı ikizler hariç on çocuğun daha annesidir.

Aslında babasının öncesindeki Roma İmparatoru Hadrianus tarafından, daha sonra kocası olacak Marcus Aurelius ile ortak bir şekilde Roma İmparatoru olan Lucius Verus’a söz verilmesine rağmen babası tarafından yeğeni Marcus Aurelius ile evlendirilir.

Hareketli bir kişiliğe sahiptir. Ama AugustanHistory adlı Roma tarihi kitabında denizci ve gladyatörlerle birliktelik yaşadığı hatta Commodus ile Lucilla adlı ikizlerinin babalarının bir gladyatör olduğu ya da ölen gladyatörlerin kanıyla yıkandıktan sonra Aurelius ile evlendikleri söylenir.

Prenses  Faustina ile mutlu bir evlilik yaşayan Marcus Aurelius, kayınpederi Antonius Pius’un ölümü üzerine Roma İmparatoru ilan edilir.

Kendisine karşı isyan bayrağı açan Romalı General Cassus’a  karşı savaş açan İmparator Marcus, sefere çıkarken yanına Faustina’yı da alarak İzmir’e gelirler. Bu güzel kente âşık olan Faustina, her gün, günümüzdeki Kadifekale’ye çıkarmış. Orada, denizden esen rüzgârı içine çekerek hem ciğerlerine bayram ettirirmiş hem de güvercinlerini azad ederek onlara bayram ettirirmiş.

Roma ordusu, Suriye ve Mısır’a gitmek üzere İzmir’den ayrılır. Günler sonra Toros Dağlarını aşar. İşte tam bu sırada üzücü bir olay yaşanır. Faustina, aniden hastalanır. Hemen gerekli müdahalelere başlanır. Ancak bunların hiç biri sonuç vermez ve Faustina, kocası Marcus’un kollarında yaşama veda eder. Gözyaşları arasında toprağa verilir.

Marcus’un başında bulunduğu ordu, Suriye ve Mısır’a doğru yol almaya başlar. Bir süre sonra Mısır ve Suriye’ye ulaşan ordu, oralardaki sorunu çözüp ve işleri yoluna koyduktan sonra geri dönüş için hazırlıklar yapılıp yola çıkılır. Günler sonra İzmir’e varılır. Ordusunun başında İzmir’e dönen İmparator Marcus, karısının çok sevdiği bu kentten ayrılmak istemez. Neticede oraya yerleşir. İzmir, daha sonra korkunç bir depremle yıkılınca, İmparator’un büyük ilgisiyle yeniden inşa edilir.

İzmirliler, çok sevdikleri kentlerini kurarken  Agora’nın batı yapısı girişinde bulunan kemerli kapıya Faustina’nın sevimli bir kabartmasını yerleştirirler. Burun, dudak ve çenesinin hafif zedelenmesine rağmen kabartması,  hâlâ  ayakta durmaktadır.

 

FİDES

Roma mitolojisinde inanç, vefa ve sadakatin tanrıçasıdır. İnancın kişilik kazandırılmış biçimidir. Eski Roma’da Roma Senatosu tarafından yabancı ülkelerle yapılan antlaşmalar, Fides’in Capitol'de yer alan tapınağında saklanırdı. Tapınakta saklanan bu antlaşmalar, Fides tarafından korunurdu. FidesPublica Populi Romani, birbaşkaifadeyle"Roma devletine sadakat" adıyla da tapınım görürdü. Bir kupa ya da kaplumbağayla birlikte betimlenen Fides, zeytin dalıyla taçlandırılmış genç bir kadın şeklinde gösterilirdi. Yunan mitolojisinde Pistis ile eş değerdedir. Roma mitolojisine göre Yemin Tanrıçası olarak tapınım gören Fides’in Roma Işıklı Gök Tanrısı Jüpiter’den çok daha yaşlı ve ak saçlı bir kocakarı şeklinde betimlenmiş olması; verilen söze sadık kalmanın ve saygının, her çeşit toplum düzeninin temelinde bulunduğu anlamı taşırdı. Kendisine, Palatinus Tepesi’nde Aineias soyu tarafından inşa edilen tapınakta kurbanlar keserek sunular dağıtan rahipler, sağ ellerine beyaz renkli bir bez bağlarlardı.

 

FLORA

Flora, Roma mitolojisinde çiçek ve bahar tanrıçasıdır. Roma'ya Sabinlerden gelme bir tanrıçadır. Çiçek açan tüm bitkilerin yönetimi onun tarafından gerçekleştirilirdi. Efsaneye göre, Yunan Baştanrısı Zeus ve aynı zamanda kız kardeşi olan karısı Hera gibi hep kavga ederlermiş, Jüpiter ile eşi Juno. Yine böyle bir gündü. Bir kavgaya tutuşmuşlardı tanrı ile tanrıça. Tanrıça Juno, aynı zamanda kardeşi de olan kocası Işıklı Gök Tanrısı Jüpiter’e öylesine öfkelenmişti ki ondan çocuk yapmama kararı almıştı. Bu kararı alan tanrıça Juno, hiçbir erkekle birliktelik yaşamadan çocuk doğurmak istemişti. Juno’nun bu kararından haberdar olan Çiçek Tanrıçası Flora, ona, dokunduğu kadını hamile bırakan gizemli bir çiçek verir. Flora’nın kendisine armağan ettiği gizemli çiçeği hep yanında taşıyan Juno hamile kalır. Dokuz ay sonra da Yunanlıların Savaş Tanrısı Ares ile eş değer olan Mars'ı doğurur. Böylece Juno, Flora’nın yardımıyla hiçbir erkekle birlikte olmadan çocuk doğurma amacına ulaşır. Romalılar takvimlerinin ilk ayına baharın başlangıcı olan Mars (Mart) adını vermişlerdir.

 

FORTUNA                    

Mitolojiye göre Romalılar tarafından hem en çok tapınım gören hem de en çok korkulan tanrıça olan Fortuna, Roma Kör Talih Tanrıçası’dır. Yunan İyi/Kötü Talih, Kader ve Umulmayan Başarı Tanrıçası Tykhe ile özdeş tutulmuştur. Elinde, insanların yaşamına yön veren bir dümen ve bereket boynuzuyla ve genel olarak kör bir şekilde betimlenirdi.

Sürekli olumlu olduğu söylenemez. Kimi zaman kuşkuludur (FortunaDubia); değişen şans olma ihtimali vardır (FortunaBrevis) ya da mutlak şeytani şans (FortunaMala) olabilir. Hayattaki farklı yönlere göre bu çeşit farklı adlar altında Roma İmparatorluğu’nun her yanında tapınım gören Fortuna’nın adına inşa edilmiş birçok tapınak mevcuttu. Ayrıca Abundantia, Roma mitolojisinde fazla etkin olmayan bolluk, başarı ve şans Tanrıçasıdır. Fatum, Talih Tanrısı ve Fors Tesadüf Tanrısı’dır. 

Fortuna ibadetinin Roma’ya gelmesine öncülük eden kişi, altıncı Roma Kralı Servius Tullius (M. Ö. 578–535)’tur. Fortuna, Tullius’u çok severmiş. Bu nedenle de gecelerini hep onun evinde geçirdiği gibi tapınağında Kral Servius Tullius’un bir heykelini bulundururmuş. Fortuna, süreç içerisinde Yunan etkisiyle başka bazı tanrıçalarla ve özellikle de Mısır Tanrıçası İsis’le bir tutulmuştur.

Eski Romalılar başlangıçta, “tanrı inancının başladığı dönem öncesindekitanrıinancıolmayandönem” anlamına gelen Predeistbir çağ yaşamışlar. Romalılar, bu dönemde hiç bir Tanrıya tapınmadıkları halde hem iyilik ve kötülük kavramını benimsemişler hem de büyü ile meşgul olmuşlar. Süreç içerisinde Aile Ocağı Koruyucu Tanrıları olan Larlar ile evin gizli köşelerini koruyan tanrılar olarak kabul edilen Penaslar görülmeye başlamışlar. Her Romalı ailenin bir Lar'ı, birkaç tane de Penas'ı bulunurdu. Kendilerine tapınaklarda tapınılmayan bu Tanrılar, sadece bulunduğu aileye ait tanrılardı. Bunların yanı sıra kentin tamamını koruyan Larlar ile Penaslar da vardı.

Roma’ya Tanrı inancı, savaşların artması ve ulusların kaynaşmaya başlaması sonrasında gelişmeye başlamıştır. Bunun üzerine Romalılar, sadece adlarını değiştirdikleri Yunanların Olimpos Tanrılarını kabul etmeye başlamışlar.

 

GALATEİA

Yunan mitolojisine göre adı, “süt beyaz” anlamına gelen Galateia, Deniz-tanrı Nereus ile Doris’in elli kızından biridir. Yunan mitolojisindeki her güzel kız gibi başına istenmedik işler gelir. Deniz tanrısı Poseidon’un tek gözlü Kyklops (dev adam) oğlu Polyphemos, Galateia’ya âşık olur. Ancak insan etiyle beslenen Polyphemos’u çirkin bulduğu için ona yaklaşmayan Galateia, o sıralarda tanıştığı Akis adındaki yakışıklı bir çobanı sevmeye başlar ve sık sık onunla buluşur. Bundan habersiz olan Polyphemos, Galateia’nın peşini bırakmaz, her gün onun yaşadığı yere giderek dil döker, ona karşı olan aşkının büyüklüğünü ve bundan ötürü çektiği ıstırapları anlatarak onu yola getirmeye çalışmaktadır. Bu durum uzun süre devam eder. Gene günün birinde Galateia’nın yanına giden Polyphemos, Galateia’yı Akis’in kollarında uyurken yakalar. Kıskançlıktan çılgına döner. Acı acı bağırmaya başlar. Onun bağırışlarına sıçrayarak uyanan iki sevgili kaçmaya çalışırlar. Polyphemos, yerinden söktüğü kocaman bir kayayı Akis’in kafasına indirir. Kafası ezilen Akis, hemen oracıkta can verir. Galateia da korkunç bir sonla biten aşkı için ağıtlar yakarak sevgilisinin bir ırmağa dönüşmesini sağlar. Galateia’nın kendisi de denize atlayarak Nereus Kızları adlı kız kardeşlerinin arasına katılır. Kimi kaynaklarda Galateia’nın Polyphemos’tan Galatos adlı bir erkek çocuğu doğurduğu yazılıdır.

Homeros ve Hesiodos’un yapıtlarında yer alan bu efsanedeki Galateia’nın dışında bir Galateia daha vardır. Bu Galateia Giritli bir kadının adıdır. Lampos adında bir adamla evli olan Giritli Galateia,  günün birinde hamile kalmış. Ancak kocası Lampos, Galateia’ya çok fakir olduğu için yalnızca bir erkek çocuk doğurursa besleyebileceğini, aksi takdirde dağa götürüp kurda kuşa bırakacağını söylemiş. Çocuğunu, kocasının olmadığı bir anda doğuran Galateia, bir kız çocuğu doğurur. Ancak cinsiyetini herkesten gizli tutmuş. Kız olmasına rağmen erkek kılığına sokarak büyüttüğü kızına Leukippos adını vermiş. Ancak Leukippos öylesine güzelmiş ki, ergenlik çağına geldiği zaman artık cinsiyetini saklı tutmak olanaklı değilmiş. Kadıncağız, kocası durumu öğrenir korkusuyla kâbuslar görmeye başlamış. Günün birinde Işık Tanrıçası Leto’nun tapınağına giderek kızını erkeğe dönüştürmesi için yakarıda bulunmuş. Anne ile kızına acıyan Tanrıça Leto, Galateia’nın dileğini kabul ederek kızın cinsiyetini değiştirmiş.

Yunan mitolojisinde yer alan bir Galateia daha vardır. Bu Galateia’nın efsanesi de şöyledir: M.Ö. 43 - M.S. 17/18 yılları arasında yaşayan Latin Şair Puplius Naso Ovidius tarafından kaleme alınan yapıtta yer alan efsaneye göre bir zamanlar Kıbrıs Adası’nda Pygmalion adında bir heykeltıraş yaşarmış. Bu adam mesleğine âşıkmış. Yaptığı cansız ve dilsiz heykelleri ile ilgilenmek, onun hayattaki en büyük zevkiymiş. İnsanlardan uzakta tek başına yaşamayı tercih etmiş, insanların arasına karışmaz onlarla konuşmaz, dertleşmezmiş. Heykellerinin dışında hiç kimseye önem vermezmiş. Sabahtan akşama kadar onlarla zaman geçirirmiş. Yeni heykeller yaparmış. Dertlerini ve tasalarını yaptığı o heykellere anlatarak doyuma ulaşırmış. Kadınlardan haz duymazmış, Pygmalion. Günün birinde bir kadın heykeli yapmaya karar vermiş. Hemen heykeli yapmaya başlamış. Fildişi beyazlığındaki mermerden yaptığı kadın heykeli, o güne kadar yapılan heykellerin en güzeliymiş. Heykeli bitirdikten sonra kendisi tarafından yaratılan bu güzelliğe âşık olan Pygmalion, ona Galateia adını vermiş.

Her karşısına geçişte alevler fışkırmaya başlar, bu yapma bedeni hayranlıkla izleyen Pygmalion’un. Ona canlıymış gibi davranıyormuş. Hatta bazen saçlarını okşuyor, boynuna rengârenk kır çiçeklerinden, deniz kabuklarından yapılma gerdanlıklar takıyormuş. Kulağına inciden yapılma küpeler, parmaklarına değerli taşlardan yapılma yüzükler taktığı, çeşit çeşit giysiler giydirdiği de olurmuş.

Aphrodite için düzenlenen bir şenlikte Tanrıçanın tapınağına akın akın gelen Kıbrıslıların arasında bulunan Pygmalion, titrek bir sesle ve içten gelen bir duyguyla; “Ey tanrılar ve tanrıçalar! Her şeyi gerçekten bağışlamaya gücünüz yetiyorsa, benim de dileğimi yerine getirin! Şu fildişinden yapılma kıza benzeyen bir eşim olsun benim.” diyerek yakarıyormuş tanrılara.

Ayin sonrasında eve dönen Pygmalion, içeri girer girmez hemen sarılıverir fildişinden yaptığı kadın heykeline. Bir buse kondurur yüzüne. Dudakları sanki fildişinin soğukluğuna değil de sıcacık bir kadının tenine değmiş gibiydi. Parmaklarını dokundurunca bedenine damarlarının attığını hissetti.  Şaşırmıştı olanlar karşısında. İnanamadı gördüklerine. Bir daha sarılıp öpüverdi fildişinden yapılma heykele. Bu kez kuşku falan kalmamıştı, artık. Çünkü heykele can gelmişti. Tenine dokunduğu nesne, fildişinden yapılma cansız bir heykel değildi. Etiyle canıyla bir genç kızdı o artık.

Evet, bu doğadışı aşka, gözleriyle tanıklık eden Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite, Pygmalion tarafından yapılan Galateia heykeline can vererek yaşam kazandırmıştı, ona. Artık yapılacak tek şey vardı. O da evlenmek. Onlar da öyle yaptılar. Evlenip çoluk çocuğa karıştı, Galateia-Pygmalion çifti. Sonra kendilerine mutluluk bahşeden Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’e, denizköpüğünden doğar doğmaz karaya ilk ayak bastığı yerde kurdukları Paphos kentini armağan ederler.

 

GARUDA

Tanrı Vişnu’nun karısı olan Garuda, Hint Refah Tanrıçası’dır. Dev boyutlardadır. Kuşların kralıdır. Annesi Vinata’yı tutsak alan Naga adındaki yılanlar, kendisinin en amansız ve tehlikeli düşmanıdır. Annesini, tutsak alan Nagaların elinden kurtarmak için adı geçen yılanlara amrita denilen yaşam iksirini getirmek zorunluluğunda olan Garuda, bu iksiri bulmak için Tanrı Vişnu’dan yardım ister. Tanrı Vişnu, yardım etmeye söz verir. Ancak bir koşulu vardır: Garuda’nın kendi bineği olmasını ister. Garuda, bu koşulu kabul eder. Tanrı Vişnu’dan aldığı ölümsüzlük iksirini Nagalara verip annesini tutsak olmaktan kurtardıktan sonra tanrı Vişnu’nun bineği olur.

Altay mitolojisinde, gövdesi, kol ve bacakları insan biçimli, kartal başlı, kartal gagalı ve kartal pençeli karakuştur.

Er Töştük Destanı’nda Karakuş adıyla yer alan Garuda, evren ağacının dalları arasında yer alan bir yuvadaki yumurtadan tezahür eder. Annesi Vinata, babası Kasyapa'dır.  Her ava çıkışında Yelbegen adındaki bir ejderha gelip yavrularını yer. Ejderha, bunu alışkanlık haline getirmiştir. Sürekli gidip Garuda’nın yavrularını yiyip geri dönermiş. Günlerden bir gün Er Töştük, ejderhayı öldürerek Garuda’nın yavrularını bu beladan kurtarır. Bu iyiliğe bir karşılık vermek isteyen Garuda, Er Töştük’ü sırtına bindirerek yeryüzüne indirir. Yolculuk sırasında Garuda’nın yiyeceğinin bittiğini gören Er Töştük, kendi etinden parçalar kopararak ona verir. Yere indikleri zaman Garuda, fedakârlık eden Er Töştük’ün yaralarını iyileştirir.

 

HALİA

Harikulade bir güzelliğe sahip olan Rodoslu bir kızdır. Pek çok ölümlü erkeğin yanı sıra tanrılar da onunla birlikte olma hayalleriyle yanıp tutuşurmuş. Bu tanrılardan biri de Yunan Deniz Tanrısı Poseidon’dur. Onu elde etmek isteyen Poseidon, sürekli Halia’nın peşinde dolanır, durur. Ondan kurtuluşun mümkün olmadığını görev Halia, çareyi onunla evlenmekte bulur. Bu evlilikten altı erkek bir de kız çocuğu dünyaya gelir. Altı erkek çocuğu delikanlılık çağına gelince Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite, onların annelerine âşık olmalarını sağlar. Bunun sonucunda Halia’nın altı oğlu, Aphrodite'in kışkırtmasıyla annelerini büyük bir aşk ve dinmek bilmeyen bir şehvetle sevmeye başlar. Durumdan haberdar olan baba Poseidon, altı oğlunu da öldürür. Çocuklarının ölümüne çok üzülen anne Halia, kendini denize atarak intihar eder.

 

HATHOR

Mısır'ın çok eski bir Gökyüzü Tanrıçası (İnek Tanrıça)’dır. Kadın ya da inek biçiminde betimlenen bedeni, gökyüzünü oluşturur. Adı, “Horus’un Evi” anlamına gelir. Her günün şafağında çocuk ya da dana olarak kabul gören Güneş’idünyayagetirir. Vakit Öğle olunca Güneş, bir erkeğe ya da boğaya dönüşerek, Hathor’u döllerdi. Gün sona erince Güneş, döllediği Hathor’un ağzından kaybolur ve geceleri de Hathor’un hamile kalmasına neden olurdu. Böyle olunca Hathor hem bir eş hem de anne olan dişi bir ilke oldu. Bu yolla her gün hayatî öz güçlerinden dünyaya gelen bu göksel cisim, zorunlu olarak devrini anımsatan bahse konu olan mit, Güneş’e Annesinin Boğası özelliğini kazandırdı. Aynı zamanda Batı’nın Tanrıçası olarak kabul gören Hathor, çıktığı gezilerde ölüyü koruyor, çöllerde ve yabancı ülkelerin egemeni oluyor ve akşamları da Güneş’i bekliyordu.

M. Ö. 2500’lerin sonrasında Fenike’deki Byblos Tapınağı’nda tapınım görürdü. Bununla birlikte kendisine ait olduğu kabul edilen Sina Dağı’ndaki turkuaz ve zümrüt madenlerini koruyordu. Hathor, başında, lir’i andıran iki büyük inek boynuzu arasına kıstırılmış Güneş kursu’yla simgelenmiştir. Genellikle İsis’le eşdeğer tutulan Hathor, Edfu’da Horus’un eşi olarak tapınım görmüştür. Teb kentinde ölüm tanrıçası olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte aşkın, müziğin, dansın, gülmenin, alkolün ve yabancı toprakların koruyucusudur. Hathor aynı zamanda çöl bölgelerinin koruyucusu olarak da gösterilmiştir.

Baştanrı Zeus, Argos kralı İnakhos’un kızı İo’ya âşık olur. İo aynı zamanda Argos’taki Hera Tapınağı’nın rahibesidir. Zeus’un karısı Hera, bunu fark edince İo’nun peşini bırakmaz. İo, ondan kaçmaya başlar. Trakya'dan İstanbul Boğazı'na gelir, boğazı geçerek Asya yakasında kıyıya çıkar. Bu öyküden dolayı İstanbul Boğazı, “İnek Geçidi” anlamına gelen “Bosphoros” adını alır. İo, bir denize ve bir boğaza adını verdikten sonra Mısır'a gider ve orada eski haline dönerek Tanrıça statüsünü alır. Söz konusu Tanrıça Hathor'dur. Yani, Tanrı “Horos'un Evi” anlamına gelen inek başlı tanrıça. Efsaneye göre, yaşlanan Tanrı Ra'nın yardımına çağırdığı ve aslan başlı olarak temsil edilen yaşam, ölüm tanrıçası Sekhmet ve Ra'nın düşmanları ile savaşan Hathor, aşkın, dişiliğin, sarhoşluğun ve kadınların Tanrıçası olmuştur.

Antik Mısır yaratılış mitolojisindeki yaratıcı tanrı Ra’nın kızıdır. Kimi figürlerinde memelerinden süt akan tanrısal bir inek şeklinde betimlenen Hathor’un pek çok ismi olmasına rağmen 3000 yıldan bu yana sıklıkla kullanılan ve “büyük tufan” ya da “büyük sel baskını” anlamına gelen ismi, Mehturt’dur (Mehurt, Mehet-Weret ve Mehet-uret biçiminde de söylenir). Bu da “süt gibi yol”a direkt bir referans içermektedir. Samanyolu, gökyüzünde suyolu olarak kabul edilirdi. Bu, “Göklerdeki Nil Nehri”ne tekabül ederdi. Güneş tanrısı ve Mısır’a önderlik eden kral, yelken açıp “Göklerdeki Nil Nehri”nde giderlerdi. Bu nedenle Mehturt adı, Hathor’un her yıl Nil’in taşıp sel baskınlarına neden olmasından sorumlu olduğu anlamı taşıyordu. Hathor’un kısa süre sonra gerçekleşecek olan doğumun bir müjdecisi şeklinde görülmesi de, bu isim tarafından işaret edilen bir başka noktaydı.

Hathor, günün birinde eşi Ra'ya çok kızmıştır. Onunla bir daha karşılaşmamak için Mısır'ı terk eder.  Hathor Mısır’ı terk ettikten kısa bir süre sonra Ra, onu özlemeye başlar. Onsuz yapamayacağını anlar ve hemen onu aramaya koyulur. Neticede bulur ama Hathor dişi bir aslana dönüşmüştür. Tanrılar da dâhil kendisine yaklaşan herkesi yok eder. Bunun üzerine Tanrı Thoth, Hathor'a bir şişe iksir hazırlayıp içirir. İksiri içen Hathor, tekrar eski haline dönüşür ve evine döner.

 

HATŞEPSUT

Eski Mısır’da M. Ö. 1540- 1299 tarihleri arasında hüküm sürmüş XVIII. Hanedan Dönemi kadın firavunlarındandır. Babası, gene bu dönem firavunlarından I. Tutmose (Akheperkhare), annesi Ahmose’dir. İktidarda kaldığı zaman dilimi konusunda farklı görüşler mevcuttur. Bu zaman dilimleri göz önünde bulundurulduğu zaman en erken M. Ö. 1503 tarihinde iktidar olduğu ve bu iktidarı en geç M. Ö. 1445 yılında sona erdiği düşünülmektedir.

Aynı zamanda üvey kardeşi olan ve babasının önceki eşi Mutnefert’ten doğma oğlu II. Thutmose ile evli olan Hatşepsut, kocasının ölümü sonrasında erkek çocuk doğuramamanın verdiği kıskançlık duygusuyla üvey oğlu III. Thutmose’nin tahta çıkmasına engel olmak için dönemim başrahibi olan kişi ile bir anlaşma yaparak kendini firavun seçtirir.

Evli oldukları zaman dilimi içinde kocası tarafından ikinci eş olarak aldığı dansöz Aset’le aynı zamanda hamile kalan Hatşepsut ikinci kız çocuğunu doğururken Aset, ilk erkek çocuğunu dünyaya getirir. Hatşepsut, bu çocuğu kendi çocuğuymuş gibi severken kendisinin aksine kızlarının narin kızlar olmasından haz duymamıştır.

Sadece isyanları bastırmak amacıyla sefere çıkmak zorunda kalan Hatşepsut, uzun zaman devam eden egemenlik yıllarında hep barışçı bir siyaset izlemiştir. İmar çalışmalarına büyük önem veren kadın firavunun kimi zaman erkek giysileriyle ve takma bıyıkla halk arasında dolaştığı da rivayet ediliyor. Zira çeşitli törenlerde takma sakal kullanmak firavunlarda bir gelenek olduğu söylenir. Eski Mısır’ın en önemli ve aynı zamanda en sıra dışı kadınlarındandı.

Vezirinin ve arkadaşlarının kuması Aset’in oğlu III. Thutmose tarafından öldürülmesi üzerine zehir içerek intihar ettiği rivayeti bulunmaktadır. Ancak bunu doğrular hiçbir kanıt söz konusu değildir. Kaynaklardan pek çoğu kaynak Hatşepsut'un kemik kanserinden vefat ettiğinden söz eder.

Tarihte adı kayıtlara geçen ilk kadındır. Mısır’ın güneyindeki Punt (Somali) topraklarının keşfedilmesi için on emir verdiği söylenen Hatşepsut’un her firavun gibi beş ayrı ismi bulunmaktadır. Bu beş farklı isim doğum adı, taht adı, Horus adı, Nebty adı ve Altın Horus adı altında toplanır.

 

HERO

Günümüzdeki adı, Çanakkale Boğazı olan Hellespontos’un Anadolu yakasında yüksek surlarla çevrilmiş Sestos adında bir kent varmış. Bu kent surlarının arasında Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’in bir tapınağı bulunurmuş. Bu tapınakta, güzelliği dillere destan Hero isimli bir rahibe varmış. Hero öylesine güzelmiş ki gören onu Aphrodite zannedermiş. Güzel olan Hero, aynı zamanda çok da mütevazıymış.

Her ilkbaharda Sestos’ta şenlikler düzenlenirmiş. Sestos’taki bu şenliklere çevre kentlerden de çok sayıda insan gelirmiş. Akın akın gelen bu insanlar, Aphrodite’in tapınağını ziyaret eder ve ayinlere katılırlarmış. Gene böyle bir bayram günü gelen insanların arasında Leandros adında yakışıklı bir delikanlı da varmış. Leandros, boğazın karşı yakasında bulunan Aybdos kenti kralının oğluymuş. Yanında getirdiği armağanları sunmak üzere mihraba yaklaşan Leandros, orada gördüğü Hero’ya tutulur. Ayin süresince gözlerini ondan ayıramaz.

Ziyaretçiler, tapınağı terk edene kadar tapınağın kuytu bir köşesinde bekleyen Leandros, usulca tapınakta tek başına kalan Hero’ya yaklaşır. Hero ürkerek geri kaçmaya çalışsa da Leandros,  onu durdurup kendisine karşı duyduğu aşkını dillendirir. Hero, her ne kadar buna karşı çıksa da Leandros, o günden itibaren sürekli tapınağa gelir ve aşkını anlatır, durur. Onun samimi olduğunu gören Hero da ona karşı ilgi duymaya başlar. Ve böylece büyük aşk başlamış olur. Her ne kadar Hero deniz kıyısındaki ıssız bir kalede yaşlı bir kadın kölenin kontrolünde yaşamış olsa da ve Leandros’un yaşadığı kentle aralarında deniz olsa da bu büyük aşk engel tanımaz. Çünkü Leandros, her geçen gün daha da alevlenen aşkı uğruna her şeyi göze almıştır. 

O akşam yaşadığı Aybdos’a geri dönmüştü, Leandros. Yerinde duramadı, denizi izlemek için sahile indi. Gözleri, karşı kıyıdaki kaleyi arıyordu. Ama olmadı, göremedi kaleyi. Çünkü rüzgârın şiddeti artmış ve ay ile yıldızlar, bulutların arkasına gizlenmişlerdi. Ortalık karanlığa boğulmuştu. Karşı kıyıdaki kalede de bir arayış vardı. Issız kalede yaşlı kadın köle ile birlikte yaşayan Hero da dışarıyı izlerken çok endişelenmişti. Hatta bir ara yaşlı kadına; “Kim bilir bu korkunç gecede kaç balıkçı yolunu bulmakta zorlanacağı için evine dönemeyerek kendisini bekleyen karısını ve çocuklarını boynu bükük bırakacak” dedi ve ekledi; “Bence karanlıkta yolunu kaybeden denizcilere yol göstermek ve onları olası bir felaketten korumak için kalenin üstüne bir meşale yerleştirirsek Aphrodite’i de sevindirmiş oluruz” dedi.

Hero’nun bu sözlerini mantıklı bulan yaşlı kadın hemen oturduğu yerden kalkar, bir meşale yakar, sonra da kalenin tepesinde kolayca görülebilecek bir yere koyar. Esmekte olan rüzgâr, meşalenin alevlerini daha da yükselterek çevreyi aydınlatır. Hero, heyecanla dışarısını izliyordu. Tam da bu sırada kulağı bir ses duydu. Gözlerini denize doğru çevirip keskin gözleriyle bakmaya başladı. Azgın dalgalarla boğuşmakta olan birini gördü. Dizginlenemez dalgalarla cebelleşen, Leandros’un ta kendisiydi. Evet, evet yaşlı kadın köle de görmüştü onu. Aşağı inip delikanlının kıyıya çıkmasına yardımcı olan yaşlı kadın, onu güzel rahibenin odasına götürür.

Yorgunluktan bitap düşmesine rağmen sevdiğini tekrar görmekten mutluluk duyan Leandros, gencecik rahibeye sarıldı. Bunların hepsi yaşlı kadının gözleri önünde gerçekleşmişti. Ama onlara engel olmadı, olmak da istemedi. O geceden itibaren Leandros, ara vermeksizin her gece Hellespontos’un sularında kulaç ata ata sevgilisine ulaşıyordu. Aradan uzun zaman geçmişti. Yaz bitip mevsim kışa dönmüştü. Deniz, artık ne eskisi kadar sıcak ne de sakindi. İyiden iyiye soğumuş ve dalgalı hale gelmişti. Denizin bu hali, Hero’yu endişelendirmişti. Çünkü her gece denizi yüzerek boğazı geçen Leandros’un başına bir iş geleceğinden korkuyordu. Bundan ötürü de bir süre birbirilerini görmemeleri gerektiğini söyler, Leandros’a. Zira kışın dondurucu soğuğundan boğazı yüzerek geçmek oldukça tehlikeliydi. Bunun için bahar gelene kadar ayrı kalmaları gerekiyordu.

İstemeye istemeye sevgilisinin bu talebine boyun eğmek zorunda kalan Leandros, bahar gelene kadar gelmeyeceğine dair söz verir, Hero’ya. Ama bu iki âşık, sadece birkaç gün dayanabildiler, bu ayrılığa. Hero, buluşmaları için Leandros’a bir mektup yazar. Hero tarafından gönderilen özlem dolu mektubu okuyan Leandros, hiç zaman yitirmeden denizin kıyısına iner ve kendini azgın dalgaların kollarına atar. Fırtına her geçen dakika hızını daha da arttırıyor ve dalgalar dev boyutlara ulaşıyordu. Denizin karşı kıyısında Hero tarafından yakılan meşale, amansız rüzgârdan sönmüş ve ortalık karanlığa boğulmuştu. Sabırsızlıkla Leandros’un yolunu gözleyen Hero, yaşlı kadın uykuya daldıktan sonra soluğu sahilde alır. Ancak aniden çıkan şiddetli fırtına, rahibe Hero’nun elindeki meşaleyi söndürünce kendisine doğru kulaç atan Leandros, yönünü kaybederek azgın denizin hırçın dalgaları arasında can verip yok olur. Bir süre sonra rahibe Hero, sevgilisi Leandros’un kıyıya vuran cansız bedeniyle karşılaşınca o da, kendisini hırçın dalgalı denizin buz gibi sularına atarak yaşamına son verir. Bu acı haberle sarsılan kent halkı iki aşığın cansız bedenlerini, denizin kıyısında aynı mezara gömerler.

 

HESİONE

Yunan mitolojisine göre denizle bağlantısı bulunan üç söylencesel kadın kahramanın adıdır. Hesionelerin en ünlüsü, bir kâhinin emriyle bir deniz canavarına kurban edilmek üzere bırakıldığı kayanın üzerinde Herakles tarafından kurtarılmış olanıdır. Truva Kralı Laomedon’un kızı ve Priamos’un ablası olan bu Hesione, daha sonra kendisini kurtaran Herakles tarafından kaçırılarak, Aighina kralı Aiakos’un Salamis’e sığınan oğlu Telamon ile evlendirilir. Ondan Teuker adında bir oğlu dünyaya gelir. Truva surlarını para karşılığında Denizler Tanrısı Poseidon ile Tanrı Apollon’a yaptıran Truva Kralı Laomedon, duvar bittiği halde tanrı Poseidon ile Apollon’a söz verdiği ücreti ödemekten imtina eder. Bunun üzerine Deniz Tanrısı Poseidon, Troya kıyılarına korkunç bir ejderha salar. Her tarafı kasıp kavurur. Kentin altını üstüne çevirir. Buna engel olmak için tanrı sözcüsüne danışılır. Tanrı sözcüsü, “halkın kanına giren bu ejderhadan kurtulmanın tek çaresi, kral Laomedon’un kızı Hesione’yi canavara kurban etmesi gerekir”, der. Zorunlu olarak buna rızalık gösteren Leomedon, kızını bir kayaya bağlayıp bırakır. Tam o sırada Herakles oradan geçer.  Olayı öğrenen Herakles, Kral Laomedon’un ölümsüz atlarını kendisine vermesi durumunda canavarı öldürüp kızı kurtaracağını söyler. Laomedon, ölümsüz atlarını kendisine vermeye ant içer. Bunun üzerine canavarı öldüren Herakles, Hesione’yi kurtarıp babasına teslim eder. Ancak kızı eline geçiren Laomedon, kendi ölümsüz atlarını Herakles’e vermek istemez. Herakles de Truva’ya bir saldırı düzenler. Surları aşıp kente giren ilk kişi, Herakles’in Telamon adındaki arkadaşıdır. Herakles, bundan ötürü Hesione’yi arkadaşı Telamon’a ödül olarak verir. Herakles’in bu ilk Truva seferinden aldığı tutsaklar arasında Hesione’nin Podarkes adındaki küçük kardeşi de vardır. Hesione onun serbest bırakılmasını sağlar. Podarkes, Troya’ya döner ve Priamos adı altında tahta çıkar. Başka bir anlatıya göre de Yunanistan yolunda kaçan Hesione, Anadolu kıyılarına dönüp Miletos’a sığınmış.

 

HYPSİPYLE

Yunan mitolojisine göre Lemnos (Limni) Adası’nın kralı Thoas ile Amazon Myrina’nın kızı ve Şarap Tanrısı Dionysos’un torunudur. Lemnos Adası’nda oturan ve Lemnoslular olarak adlandırılan kadınlar, Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’in dinsel törenlerine katılmazlar. Adı geçen tanrıça da onları çok kötü kokmakla cezalandırır. Bu cezadan ötürü kadınlar kötü kokmaya başlayınca ada dışındaki kadınlarla sevişen kocaları tarafından terkedilirler. Terkedilmeyi içlerine sindiremedikleri için karşı atağa geçen ada kadınları, gecenin birinde adadaki erkeklerin tamamını öldürerek intikam alırlar. Ancak Ülke kralı Thaos’un kızı Hypsipyle, vicdanı el vermediği için babası Thaos’u bir sandığa kapatıp deniz yoluyla ada dışına çıkarır. Kral kızı olduğundan kadınlar onu Lemnos'a kraliçe seçmişler. Altın Post’u almak için Kolkhis’e gitmek üzere yola çıkan Argonautlar, Lemnos Adası’na da uğrarlar. Onlar adaya çıktıklarında Hypsipyle kraliçeymiş. Başlangıçta Argonautlara saldıran Lemnoslu kadınlar, erkeklerin kendileriyle yatmaya razı olduklarını görünce yumuşamaya başlamış belli bir süre adada kalmalarına izin vermişler. Adanın kraliçesi Hypsipyle de Argonautların başkanı İason ile birlikte olur. Bu birliktelik sonrasında hamile kalan Hypsipyle, Euneos ve Nebrophonus (ya da Theophilus ve Thoas) adlarındaki ikizleri doğurur. İason, önce her ne kadar sonsuza kadar bağlı kalacağına yemin ederse de birkaç ay sonra yeminini unutur ve adadan ayrılır.

Argonautlar adadan ayrıldıktan sonra Lemnoslu kadınlar, kralları Thoas'ın yaşadığını öğrenirler. Bunun üzerine saraya akın ederek kendilerini aldatan kraliçeleri Hypsipyle’yi öldürmek isterler. Durumdan haberdar edilen Kraliçe Hypsipyle, gecenin birinde adadan gizlice kaçar. Ancak, korsanlar tarafından tutsak alınır. Korsanlar, tutsak aldıkları güzel Hypsipyle’yi, Nemea kralı Lykurgos'a köle olarak satarlar. Kral Lykurgos ile karısı Eurydike, Hypsipyle'yi, oğulları Opheltes'e dadılık yapmakla görevlendirirler. Günün birinde Hypsipyle, küçük Opheltes’i de kucağına alarak kırlarda dolaşmaya başlar. Bu sırada Thebai'yi kuşatmaya giden yedi kahramanla karşılaşır. Yediler; kadına, susuzluklarını giderecek bir pınar göstermesi için ricada bulunurlar. Hypsipyle de onlara yakındaki bir pınarı tarif etmek üzere kucağındaki Opheltes’i orada bulunan çalılıkların arasına bırakır. Dönüşte Opheltes’in, boynuna dolanan bir yılan tarafından boğulduğuna tanık olur. Bunun üzerine Lykurgos ile karısı Eurydike, Hypsipyle'yi ölüm cezasıyla cezalandırmak istemişler. Ama Yedilerden Amphiaraos, araya girer ve Hypsipyle'nin Lemnos'a geri dönmesini sağlar. 

 

İNANNA

 

 
 

Mezopotamya Sümer Aşk ve Savaş Tanrıçası’dır. Bitki ve İlkbahar Tanrısı Tammuz’un karısıdır. Tammuz, her yıl ilkbaharda Aşk ve Bereket Tanrıçası İnanna ile evlenirdi. Söz konusu olan bu tanrı ve tanrıçanın birlikteliği sonrasında dünyaya bolluk, bereket ve yeşillik gelirdi. Hayvanlar yavrulayarak çoğalırlardı. Her yılın ilkbaharında gerçekleşen bu birleşme, insanlar tarafından şenliklerle ve ziyafetlerle kutlanırdı. Sümer Kralı ile İnanna Tapınağı’nın Baş Rahibesi, tıpkı Tammuz ve İnanna çifti gibi birleşerek bu kutsal birleşmeyi temsili olarak gerçekleştirirlerdi.

 

 

Efsaneye göre Tanrıça İnanna, kutsal evlilik gerçekleşmeden önce yıkanır, annesi ile konuşarak ondan tavsiyeler alır ve kapı arasından hediyelerin gelişini gözlerdi. Bunun sonrasında gelin odası hazırlanır ve çeyizler ziyaretçilerin beğenisine sunulurdu. Bu hazırlıkların tamamı bittikten sonra Tanrı Tammuz içeri alınır. Bu evlilik töreni, 6000 yıldan beri o bölgede, o bölgenin çevresindeki bölgelerde ve Anadolu’da hep bu şekilde sürüp gitmektedir.

Kutsal Evlilik törenlerinden söz eden metinlerde sürekli neşeli şeylerden bahsedilir. İnanna genç ve harikulade bir güzelliğe sahip olan bir kızdır, Tammuz da yakışıklı bir delikanlıdır. Evlilik öncesinde annelerinden korktukları için bahçelerde gizlice buluşurlarmış. Bu gizli buluşmalar, İnanna’nın kız kardeşi Tanrıça Gestinanna’nın arabuluculuğuyla gerçekleşirmiş. Genç âşıklar sabahlara değin gezip dans ederek gönüllerince eğlenirlermiş. Öykü şeklindeki bu şiirlerin terminolojisine Tevrat’ta yer alan “Süleyman’ınŞarkıları” bölümünde rastlamak mümkündür. İkisi arasındaki benzerlikler öylesine inanılmaz boyuttadır ki zannedersiniz NeşidelerNeşidesi’nde Tanrıça İnanna’dan söz edilir. Sümerlilerin tapınaklarında tüm Tanrı ve Tanrıçaların tahtadan yapılma putları bulunurdu ve bu putlar değerli taşlarla bezenirdi. Burada yer alan İnanna putunun benzerini, Hz. Süleyman’ın Neşidesi’nde görmek mümkündür. Zira her ikisinde de yakuttan olan gözler, akikten süslerle doludur. 

Bitki ve ağaçla ilişkilendirilen Tammuz, buna ek olarak hayvancılık yapılan bölgelerde Çoban Tanrı unvanıyla da anılmaktadır. Sözü edilen bu çoban, hastalıkları iyileştirme ve öldükten sonra dirilme yeteneklerine sahiptir. Tammuz’un ölümden dönerek bir anlamda dirilmesi, tıpkı iyiçobanİsa (anaoel)örneğinde olduğu gibi 25 Aralık gününe denk gelir. Günümüzde Hıristiyanlık inancında ve hatta Müslümanlık inancına sahip olan Türkiye’de de Noel’de NoelAğacı süslenmektedir.Noel’de süslenen bu ağaç, Tammuz’u, üzerindeki süsler de her türden meyveyi ve bereketi sembolize eder. Zira bu ağaç, bir adı da Cennet olan Dilmun Ülkesi’ndeki ağaç olarak kabul görür ve Güneş’in zaferidir.

Bu ağaç kutsal olarak kabul görmektedir. Bunun içindir ki bu ağacın bir parçası olan dalın da erk’in simgesi olmasına yol açmıştır. T a Sümerlerden günümüze kadar kralların, peygamberlerin vb. erk’in sembolü olarak ağaç dallarından asa kullanmaları bundan kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz ki bu asaların en ünlüsü Musa tarafından kullanılan asaydı. Musa, asasını eline aldığı zaman dal yeşerirdi. Zira Tammuz’un bereketi olduğu için yeşerdiğine inanılırdı.

Akatça’daki karşılığı İştar olan İnanna'nın Hurri tanrıçası Hannahannah menşeli olduğu öne sürülmektedir.

 

Kimliği Bilinmeyen Bir Sümer Ozanından İnanna’ya Övgü

Kutsal bir varlık, berrak gökte yapayalnız,

Bütün insanlar ona yönelik,

Tatlı bir merakla, göklerin merkezinden bakıyor,

İnsanlar Kutsal İnanna’dan önce gösteriş yapıyordu,

Akşamın kutsal kadını, yükseklerdeki İnanna,

İnanna, sana yaraşır övgüler sunuyorum,

Akşamın kutsal kadını, ufkun ötelerinde,

Gün batarken en parlak yıldız, ışığı göğü dolduruyor,

Akşamın kutsal kadını, cesaretle göklerden geliyor,

Tüm insanlar gözlerini onun gözlerine yükseltiyor,

Kutsal öküz boyunduruğunda onun için böğürüyor,

Canavarlar, bozkırlarda yaşayan tüm yaratıklar,

Şehvetli meyveli bahçeler, yeşil kamışlar ve ağaçlar,

Derinliklerin balıkları ve göklerin kuşları,

İnanna hepsine uykuyu getiriyor,

Yaşayan yaratıklar ve insanlar önünde diz çöküyor,

Seçilenler onun için zengin yiyecekler ve içecekler hazırlıyorlar,

İnanna kendisini, toprakta yeniliyor,

İnsanlar kutluyor,

Onun sevgilisi genç adam aşk yapıyor,

Tatlı bir merakla, göklerin merkezinden bakıyor,

İnsanlar Kutsal İnanna’dan önce gösteriş yapıyordu,

Akşamın kutsal kadını, yükseklerdeki İnanna,

İnanna, sana yaraşır övgüler sunuyorum,

Akşamın kutsal kadını, ufkun ötelerinde,

 

İNO

Yunanlılar arasında uygarlığın yayılmasında öncülük eden efsanevî Kadmos ile Savaş Tanrısı Ares ve Aşk Tanrıçası Aphrodite’ten doğma Harmonia’nın kızıdır. Agaue, Autone ve Yunan Yeraltı Tanrıçası Semele’nin kız kardeşi, Dionysos’un da teyzesidir. Bir adı da Leukothea olan İno, Kral Athamas'ın ikinci karısıdır. Athamas'tan Learkhos ve Melikertes adında iki oğlu olur. Birliktelik yaşadığı Baştanrı Zeus’un şimşekleriyle can veren kız kardeşi Semele'nin ölümü üzerine henüz küçük olan yeğeni Dionysos'u yanına alıp bakmak ister.  Bunu içine sindiremeyen Baştanrı Zeus’un kıskanç karısı Hera, çeşitli işkenceler uygulayarak karı kocanın aklını başından alır. Bunun sonucunda karı-koca çıldırırlar. Aklı yitik olan İno, oğlu Melikertes'i kaynar suyun içine atarak ölümüne neden olur. Aklı yitik kocası Athamas da oğlu Learkhos'la birlikte geyik avına çıkar. Athamas, bu av sırasında bir geyik şeklinde gördüğü oğlu Learkhos’u vurarak ölümüne yol açar.  Daha sonra oğlunu öldürdüğünün farkına varan İno, oğlunun cansız bedenini kucağına alarak saraydan kaçar. Kucağında oğlunun cansız bedenini taşıyan İno, bir kayalığın tepesine çıkıp kendisini oradan denize atar. İno’ya acıyan tanrılar, onu Leukothea adında bir deniz tanrıçasına, oğlu Melikertes'i de Palaemon adında bir deniz tanrısına dönüştürürler.

 

İO                                                   

Argos kralı İnakhos'un kızı olan İo, aynı zamanda Argos kentindeki Hera Tapınağı'nın da rahibesidir. Her zaman olduğu gibi gene güzeller peşinde koşturan Koca Zeus, bir gün İnakhos’un mavi gözlü güzeller güzeli kızı İo'yu görür. Onun güzelliği karşısında kendinden geçen Zeus, ona sırılsıklam âşık olur. Bir an önce onunla birlikte olmak için yanıp tutuşmaktadır. Onu elde etmenin yollarını aramaya koyulur. Çapkınlığı dillere destan olan Zeus, sonunda onunla iletişim kurar. İletişim kurulunca gerisi kendiliğinden gelir. Neticede Zeus, İo ile birlikte olur. Amacına ulaştıktan sonra belli aralıklarla onunla gizli gizli buluşmaya gider. Günlerden bir gün yine İo ile buluşmak için gizlice Olympos’tan aşağı iner. Onunla buluşup birlikte olur. Ama bu birliktelik, her zamankinden daha uzun sürer. Orada fazla oyalanınca Hera telaşa kapılır ve zaman yitirmeden hemen dünyaya iner. Kıskançlık krizine yakalanan Hera, fellik fellik kocasını arar. Karısının Olympos'tan ayrıldığı haberini alan Zeus, sevgilisi İo’yu karısı Hera'nın öfkesinden koruyabilmek amacıyla İo’yu beyaz bir inek biçimine dönüştürür. Pek ender rastlanan bu beyaz ve sevimli ineği görünce hayran kalan Hera, onu beraberinde Olympos'a götürmek ister. Karısının şüphelenmesinden korkan Zeus, buna hayır diyemedi. Böylece karı-koca, ineği de yanlarına alarak Olympos’a geri dönerler.

Ama hâlâ bir takım kuşkuları olan Hera, ineği gözetim altında tutmak istiyordu. Bu nedenle ineği, yüz gözlü sığırtmaç Argos’a teslim eder. Argos, yaman bir sığırtmaçtır. Asla uyumazdı. Başının çevresini saran yüz gözü, her tarafı rahatça görebildiği için en ufak bir şeyden hemen haberdar olurdu. Argos’un bu yeteneklerinden ötürü Zeus, bir türlü sevgilisinin yanına gidemiyordu. Gitmeye kalkışsa bile onu rahatça gören Argos, hemen Hera’yı haberdar edecekti. Hera’nın korkusundan kıpırdayamıyordu. Ama sevgilisine de artık dayanamaz olmuştu. Bir an önce onunla buluşmak istiyordu.

İki arada bir derede sıkışıp kalan Zeus, son çareyi oğlu Hermes'ten yardım istemekte buldu. Babasına yardımcı olabilmek için hemen işe koyulan Hermes, yüz gözlü Argos'u uyutabilmek için Gece’nin oğlu olan uyku tanrısı Hypnos'tan uyku ilacı aldı. Ve bir gece rüzgâr gibi İo ile Argos'un bulunduğu yere gider. Argos, daha ne olduğunu bile anlayamadan rüzgârla birlikte gelen sihirli ilaçla uyuya kaldı.

İo, özgürlüğüne kavuşmuştur artık. Ama Hera, bu kez de bir at sineğini İo'ya musallat eder. Sinek ısırdıkça inek kılığındaki İo'nun canı yanmaya başlar.  Çareyi kaçmakta bulan İo, Trakya'dan İstanbul Boğazı'na gelir. Burada boğazı geçerek Asya yakasında kıyıya çıkar. Bu öykü nedeniyle İstanbul Boğazı, İnek Geçidi anlamına gelen Bosphoros olarak adlandırılır. Altın Boynuz'u geçen İo, bir kız çocuk dünyaya getirir. Adını Keroessa koyar. Keroessa, Deniz Tanrısı Poseidon ile birlikte olur. Bu birliktelikten Byzas adlı bir çocuk doğar. Byzas büyüyünce, annesinin kendisini doğurduğu yerde bir kent kurar. Kent, kurucusunun adından dolayı Byzantion adını alır. İo, bir denize ve bir boğaza adını verdikten sonra Mısır'a gider. Zeus, onu Nil Nehri’nin kıyılarında yakalar. Göğsüne yapışarak onu rahatsız eden sineği çekip alır. Sonra da onu tekrar eski, mavi gözlü güzeller güzeli İo haline dönüştürür. Söz konusu tanrıça, Hathor'dur. Yani, Tanrı Horos'un evi anlamına gelen inek başlı tanrıça. Efsaneye göre, yaşlanan Tanrı Ra'nın yardımına çağırdığı ve aslan başlı olarak temsil edilen yaşam, ölüm tanrıçası Sekhmet ile Ra'nın düşmanları ile savaşan Hathor, aşkın, dişiliğin, sarhoşluğun ve kadınların Tanrıçası olmuştur. Denderah tapınağı kendisine adanmıştır. 

 

İOKASTE

M.Ö. VIII. yy.’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros tarafından kaleme alınan destanlarda adı Epikaste olarak geçen İokaste, Thebai olaylar dizisinin kadın kahramanıdır. Thebai’nin Kreon adlı zalim kralının kız kardeşi ve Thebai krallığı yapmış Laios’un da karısıdır. Yıllardır evli olmalarına rağmen İokaste-Laios çiftinin erkek çocukları olmamaktadır.  Bunun üzerine Laios, günün birinde Delphoi Tanrı sözcülerine gider. Neden erkek çocuğum olmuyor? diye sorar onlara. Kâhinler, erkek çocuğu olmadığı için Tanrılara şükretmesi gerektiğini, zira ölümünün, oğlunun elinden olacağını söylerler, Laios’a. Kâhinlerin bu söylemleri üzerine Kral Laios, karısı İokaste ile birlikte olmaya ara verir.

Kehanetten bihaber olduğu için Laios’a bir erkek çocuğu vereyim de sevinsin diye düşünen İokaste, günün birinde Laios’u sarhoş ettikten sonra yatağına girip onunla birlikte olur. Bu birliktelik sonucunda hamile kalan İokaste, dokuz ay sonra bir erkek çocuğu doğurur.  Yeni doğan çocuğa Oidipus adı verilir. İokaste son derece sevinçlidir, ama Laios için bunu söylemek olası değil. Nasıl oldu da bu gaflete düştüm? diyerek yerinmeye başlar. Sonra da bu çocuğu ortadan kaldırma yollarını aramaya koyulur ve günün birinde ayaklarını kalın bir iple bağladığı Oidipus’u Thebaili bir sığırtmaca verip onu, ormanlık alanın en derin yerlerine bırakması için sıkı sıkı tembihte bulunur. Bu karara varmasının nedeninin altında, nasıl olsa orada yabani hayvanlar tarafından parçalanarak yenir düşüncesi yatmaktadır. Kraldan kesin emir alan Thebaili sığırtmaç, kucağındaki bebekle birlikte ormanın derinliklerine doğru yürürken karşı taraftan Korinthoslu bir sığırtmacın geldiğini görür. Kucağındaki bebeğin yabani hayvanlar tarafından parçalanmasına gönlü razı olmayan Thebaili sığırtmaç bebeği, Korinthoslu sığırtmaca verdikten sonra saraya döner.

Korinthoslu çoban, Oidipus'u, çocukları olmayan Korinthos kralı Polybos ve kraliçe Merope'ye (veya Periboea) armağan eder. Polybos ve Merope, Oidipus'u kendi öz çocukları gibi sever ve büyütürler. Korinthos Kral ve kraliçesi, oğulları Oidipus'la birlikte mutlu yaşarlar ta ki günün birinde bir şölen sırasında oldukça sarhoş bir davetli Oidipus'a "evlatlık" gözüyle bakana dek.Şölenin ertesi günü genç adam annesinin ve babasının kim olduğunu sorar, kralı Polybos ve kraliçe Merope'ye. İkisi de inkâr eder. Bunun üzerine kuşkuya düşen Oidipus, Delphoi'ye doğru yola çıkar. Durumu öğrenmek için Delphoi kâhinine gider. Kâhin onu horlayarak başından savar; sorusuna hiç değinmeden iğrenç bir geleceğin haberini verir: Oidipus annesiyle beraber olacak, zina ürünü bir soyu türeyecek ve kendisine hayat vermiş olan babasının katili olacaktır. Dehşete düşen Oidipus nereye gideceğini pek düşünmeden oralardan kaçar; bir daha asla Korinthos'a dönmeyecektir. Delphoi'den çıkarken dar bir yol ağzında arabaya binmiş, yanında da birkaç hizmetçi bulunan bilinmedik yaşlı bir adama rastlar. Geçiş önceliği için çekişirler: Oidipus arabanın yanından geçmekte iken yaşlı adam onun kafasının orta yerine iki kamçı darbesi indirir. Oidipus hemen sert karşılık verir: Sopası ile ihtiyarı yere yıkar, sonra da delilleri karartmak için orada bulunan tanıkları öldürür.

Bu arada sarayda “Laios öldürülmüştür!”  şeklinde bir haber yayılır. Laios’un koruması olduğunu söyleyen adamın biri, İokaste'ye; Laios ve yanındakilerin kent dışında iken haydutlar tarafından öldürüldüğünü, kendisinin de ölümden zor kurtulduğunu söyler.

Thebai zor günler geçirmektedir. Laios, kent dışında iken kadın başlı, kartal kanatlı, aslan gövdeli Sfenks adında bir yaratık, kentin giriş kapılarının önüne kurulmuştur. Hem kente giren hem de kentten ayrılanlara çok zor bir bilmece sorar. Bilmece çok zor olduğu için kimse doğru yanıtı verememektedir. Bilmeceye doğru yanıt vermeyenleri çiğ çiğ yer. Babası olduğunu bilmediği adamı öldürdükten sonra Thebai’ye giden Oidipus, Thebai’nin girişinde duran ve oradan gelen geçen herkese bilmece soran ve bilmeyenleri öldüren Sfenks’le karşılaşır. Uçarak delikanlının yanına gelen Sfenks, herkese sorduğu şu soruyu Oidipus’a da sorar.

-“Sabahleyin 4 ayaklı, öğlen vakti 2 ayaklı, akşamüzeri 3 ayaklı olan yaratık nedir? (Harikalar Ansiklopedisi sf. 28)”

Oidipus, biraz düşündükten sonra şu yanıtı verir:

-O yaratık insandır. Çünkü insan bebekliğinde ellerini de ayak olarak kullandığı için 4 ayakla yürür. Büyüyünce sadece 2 ayağını kullanır. Ama yaşlılığında yürüyebilmek amacıyla bir de baston kullandığı için 3 ayaklı sayılır.

Sfenks doğru cevabı duyar duymaz garip sesler çıkararak bir uçurumun başına gider ve oradan aşağıya atlar.  Kent insanları, özgürce kapılardan koşa koşa dışarı çıkarlar. Koşa koşa kent kapılarından dışarıya çıkan bir grup kent halkı, bu delikanlıyı (Oidipus) havaya kaldırarak el üstünde Thebai kentinin içine sokarlar. Kent kapılarından içeri girdikten sonra delikanlı yere indirilir. Bir süre sonra delikanlının yanına gelen Yaşlılar Heyeti’nden bir yaşlı, delikanlının başına krallık tacı takar.

Sonra Yaşlılar Heyeti’nin başındaki yaşlı adam, ne olduğunu anlamaya çalışan Oidipus’a teşekkür ederek ona, Büyük Sfenks tehlikesini kaldırdığı için kendisini krallığa layık gördüklerini söyler. Thebaililer, Yaşlılar Heyeti’nin başındaki kişinin söylediklerini başlarını öne eğerek onaylarlar. Sonra adını sorarlar delikanlıdan. "Adım Oidipus"tur diyen delikanlı, başlar öyküsünü anlatmaya.

Yaşlılar Heyeti Başkanı, Oidipus’a, kral olarak seçildiği için Kraliçe İokaste ile evlenmesi gerektiğini söyler. Son derece güzel bir kadın olan İokaste, ilk görüşte âşık olmuştur, Oidipus'a. Oidipus da İokaste'yi beğenir. İki taraf da evlenmeyi kabul eder. Evliliklerinin üzerinden yıllar geçmiştir. Bu süre içinde İokaste, Polyneikes, Eteokles, Antigone ve İsmene adlarında dört çocuk verir, Oidipus'a. Dört çocuğu ve sevgili karısı İokaste ile mutlu mutlu yaşamaktadır, Oidipus. Birkaç mutlu yıldan sonra Thebai'de veba salgını yaşanır. Pek çok kişi bu salgın sırasında yaşamını yitirir. Artakalan insanlar, Oidipus'a tekrar onları kurtarmaları için yalvarır. Oidipus, Delphoi kâhinine danışır; kâhin ona orada mutluluk içinde yaşamakta olan günahkârı ülkeden kovmasını önerir. Oidipus, eski kral Laios'a karşı işlenip cezasız kalmış olan cinayetin söz konusu olduğunu düşünür; suçluyu cezalandırmaya ant içer.

Laios'u tanımayan Oidipus, onun kim olduğunu sorar, hem karısı hem annesi olan İokaste’ye.  O da Laios’un kendisinden önceki kral ve eski kocası olduğunu söyler, Oidipus'a. Oidipus, neden kanının yerde kaldığını sorar. İokaste de ona Laios'un kent dışında belirsiz kişiler tarafından öldürüldüğünü söyler. Oidipus, Thebai halkını rahatlatmak için halkın önünde Laios'un katiline ve onu evinde bile bile barındıranlara lânetler okur. Bir şeyler bilen varsa çıksın anlatsın, der. Çıt çıkmaz kimseden. Ancak Thebaili bilici Teiresias, Oidipus'a aptallık ettiğini söyler. Oidipus, nedenini sorunca da söylemek istemez. Oidipus, sinirlenir ve Teiresias'ın cinayette parmağı olduğu için sustuğunu söyler. Teiresias dayanamaz ve aradığın,  lânetlediğin suçlu aslında kendinsin der. Oidipus bu sözler üzerine sinirlenir ve Teiresias'ı kovar. İokaste de Oidipus'a destek olmak için kâhinlerin söylediklerinin hepsinin doğru olmadığını söyler. Oidipus, ona bu fikre nasıl vardığını sorar. Kâhinlerin kendilerine söylediklerinden ve erkek çocuklarının doğup ormana bırakıldığından söz eden İokaste, “kâhinlerin kehaneti gerçekleşmemişti. Zira Laios, oğlu tarafından öldürülmemiştir. O daracık bir yolda geçerken haydutlar tarafından öldürülmüştür çünkü” der. Bunun üzerine Oidipus, eski eşinin öldürülme olayının ne zaman gerçekleştiğini sorar, İokaste’ye. O da kendisinin gelmesinden kısa bir süre önce gerçekleştiğini söyler ve olayı da Laios'u öldürenlerin elinden zor kurtulan bir adamın ilettiğini ekler. Bunun üzerine Oidipus, o adamı çağırtır. Ancak bu arada Korinthos’tan bir ulak gelir. Gelen ulak, Oidipus'a, Korinthos kralının öldüğünü ve kendisinin tahta geçmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine rahatlayan Oidipus, derin bir oh çeker. Haberci, neden oh çektiniz? diye sorar. Bu soruya yanıt veren Oidipus, Delphoi kâhininin yanlış söylediğini anlatır, ona. Sonuçta kralı öldüren kişi o değil. Yani Oidipus'un babasını öldüreceği kehâneti gerçekleşmiş değil der. Buna gülen ulak, onun gerçekte kralın oğlu olmadığını söyler ve ekler; "Boşuna kaçmışsın Korinthos’tan, çünkü o senin gerçek baban değildi. Sen evlatlıksın. Seni krala ben verdim ellerimle. Oidipus adını da ayaklarının şiş olduğundan koydum" der. Oidipus, ben senin oğlun muyum yani? diye sorar ulağa. Ulak da onun oğlu olmadığını, kendisini Thebaili bir sığırtmaçtan aldığını söyler. Oidipus, hâlâ olanların farkına varmış değil. Ancak olayı çözen İokaste, Oidipus'un kendi oğlu olduğunu anlar! Gerçeği öğrenir öğrenmez saraya giden İokaste, intihar ederek yaşamına son verir. Bu sırada Laios'u öldürenlerden kaçıp Thebai'ye döndüğünü söyleyen adam çıkagelir. Korinthoslu sığırtmacı tanıyan o kişi, kendisinin de eskiden sığırtmaç olduğunu söyler, Oidipus'a. Oidipus hâlâ bir şey anlamamıştır. Ancak kurtulan adam ona Laios'un oğlu olduğunu söyler.  Kâhin Teiresias'ın sözlerini anımsayan Oidipus,  ağlayarak saraya, aynı zamanda karısı da olan annesi İokaste'nin yanına gider. Ancak onun gerçekleri kendisinden önce anlayıp intihar ettiğini görür. Bunun üzerine yaşamak bana haramdır diyen Oidipus, gözlerine mil çekerek kendini kör eder.

 

İPHİMEDEİA

Yunan mitolojisine göre Aloeus’un karısıdır. Denizler Tanrısı Poseidon’a âşık olur. Poseidon’a aşık olan İphimedeia hemen her gün denizin kıyısına gidip denizin suyundan göğsüne su dökerek Poseidon ile sevişmek için dilekte bulunur. Sonunda dileği kabul gören İphimedeia,  Denizler Tanrısı Poseidon’la bir araya gelerek doyasıya sevişirler. Uzun süre devam eden bu sevişmenin neticesinde İphimedeia’nın Otos ve Ephialtes adlı iki oğlu olur. Ancak görünürdeki babaları Aloeus olduğu için bu iki kardeş Aloeusoğulları adıyla anılırlar. Her yıl enine doğru bir karış, boyuna doğru bir kulaç büyüyen bu iki dev kardeş, dokuz yaşına geldikleri zaman tanrılara karşı savaş açma kararı alırlar.

Savaş Tanrısı Ares’i zincire vurduktan sonra bir küpün içinde on üç ay bekleten Aloeusoğulları, âşık oldukları Av Tanrıçası Artemis ile Kadının ve Analığın Koruyucu Tanrıçası Hera’yı kaçıracaklarını, denizleri toprakla örtüp kurutacaklarını, karalarla denizlerin yerlerini değiştireceklerini ve Olympos Dağı’nın üzerine Ossa Dağı’nı, onun tepesine de Pelion Dağı’nı koyarak gökyüzüne çıkacaklarını söylerler. Ancak daha sonra tanrıların hışmına maruz kalan Aloeusoğulları, Baştanrı Zeus’un yıldırımları, ya da Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’un oklarıyla can vererek Ölüler Ülkesi Hades’e giderler. Orada başlarında durmadan öten baykuşlarla birlikte kement olarak kullanılan yılanla bir sütuna bağlanırlar.

 

İPHİS

Giritli bir masal kahramanı olan İphis, Giritli Ligdos ile Telethausa’nın kızıdır. Baba Ligdos, karısı Telethausa’ya ille de bir erkek çocuk doğurmasını istiyormuş. Karısına, kız doğurması halinde kendisine göstermeden hemen dağa bırakmasını söylemiş. Hamile kalan kadın, doğum öncesinde bir rüya görür. Rüyasında Bereket Tanrıçası İsis, doğuracağı çocuk kız da olsa erkek de olsa büyütmesini buyurur. Dokuz ay sonra doğum yapan Telethausa, dünyalar güzeli bir kız çocuğu doğurur. Doğurduğu kıza hem erkek hem de kız adı olan İphis adını verir. Kız doğurmasına rağmen herkese erkek doğurduğunu söyleyen Telethausa, onu erkek çocuk kıyafetleri giydirerek büyütür. İphis böylece büyüyüp yakışıklı bir delikanlı olmuş. Günün birinde İanthe adında bir kız, delikanlı kılığındaki İphis’e âşık olur.  Neticede bu iki kız nişanlanır. İphis’in annesi Telethausa telaşlanır. Bu evliliğe engel olmak için elinden ne gelirse onu yapar, her yola başvurur. Ama bir türlü başarılı olamıyor ve yazgının önüne geçemiyor. Son çare olarak Tanrıça İsis’e başvurup ondan yardım talep eder. Telethausa’ya acıyan Tanrıça, İphis’in cinsiyetini değiştirir. Dünyalar güzeli olan İphis, yakışıklı bir delikanlıya dönüşür ve nişanlısı İanthe ile evlenerek mutlu bir yaşam sürer.

 

İSİS

Efsaneye göre Ra, Geb’i kendisine âşık eden karısı Nut’u, hiçbir ayın hiçbir gününde çocuk sahibi olamamakla cezalandırır. Ra’nın emirleri kesin olduğu için reddedilmesi ya da karşı konulması olanaksızdır. Bunu bilen Nut, çareyi Ay Tanrısı Thot'tan yardım istemekte bulur. Thot, ona nasıl yardımcı olabileceğini uzun uzun düşünür. Sonunda aklına iyi bir fikir gelir. Ay tanrıçası Selene'ye giderek onu bir şans oyunu oynamaya davet eder. Ancak bunun bir koşulu vardır. Bu koşula göre Tanrıça Selene, bu oyunu kaybederse aydınlık bölümlerinden yedide birini Thot'a vermek zorundadır. Koşul, taraflarca kabul edildikten sonra oyun oynanır ve galibi Thot olur. Selene, verdiği sözü yerine getirerek ışığının yedide birini Thot'a verir. Thot, tanrıçadan aldığı ışıktan 5 gün yaratır ve bu günleri yıla ekler. Böylece Nut, hiçbir yıla ve aya ait olmayan bu 5 günde doğum yapabilme şansını elde eder.

Böylece Nut; Thot’un yardımıyla Osiris, Horus, Seth, İsis ve Nephtys adlarında beş çocuk doğurur. Kardeşlerin en büyüğü Osiris olduğu için Geb, gökyüzüne çıktıktan sonra Mısır toprakları üzerindeki egemenlik hakkı Osiris’in olur. Osiris'in üstünlüğü daha doğduğu günden itibaren belli olmuştur. Zira mistik bir ses, evrenin efendisinin geldiğini fısıldamıştır.

Osiris, tahta geçtiği zaman ilk yaptığı işlerden biri; ilkel bir hayat süren Mısır halkını evin içinden uzaklaştırmak olmuştur. Böylece onlara bira, şarap ve ekmek yapmayı, tarım araçlarını kullanmayı, toprağı işlemeyi, ilk kez tapınak inşa etmeyi, tanrılara tapınarak dinsel törenler düzenlemeyi öğretir. Mısır'ın uygarlık düzeyini yükselten Osiris, bu kez de tüm dünyayı uygarlaştırma işine girişir. Bu işi yapmak için tahtı, aynı zamanda kız kardeşi olan karısı İsis'e bırakır. Veziri Thot ve Anubis ile sefere çıkan Osiris, döndüğü zaman ülkesini, İsis'in başarılı yönetimi sayesinde çok iyi bir durumda bulur.

Ancak bu durum uzun sürmez. Tahta geçme planları yapan fakat Osiris'in yokluğunda bile bunu başaramayan kardeşi Seth, Osiris'i ortadan kaldırmak için bir plan hazırlamıştır. Hazırladığı planı uygulamaya koyma çabası içinde olan Seth, önce ağabeyi Osiris’in ölçülerine göre bir sandık hazırlatıp onu en değerli taşlarla süsletir. Sonra kendisine yardımcı olan 22 kişiyle birlikte planını uygulamaya başlar. Büyük bir ziyafet töreni düzenler. Bu törene ağabeyi Osiris de çağrılıdır. Şölenin sonunda bir konuşma yapan Seth, en değerli taşlarla süslenen bu sandık, kimin ölçülerine uyarsa o kişinin olur, der. Denemek için herkes sırayla sandığın içine yatar. Sıra Osiris'e geldiğinde...

Evet, sıra kendisine gelen Osiris sandığın içine yatar.  Osiris, sandığın içine uzanır uzanmaz Seth, kapağını kapatır. Sonra sandığı çivileyip eritilmiş kurşunla lehimler ve Nil’e atar. Bu olaydan haberdar olan İsis, hemen sandığı aramaya koyulur. Byblos kentine kadar sürüklenen sandık, burada karaya vurur. Sandığın karaya vurduğu yerde hızla büyüyen bir ağaç, sandığı gövdesinin içine alır. Bu ağacı görür görmez ona hayran kalan Byblos Kralı Malkandros, onu kestirerek, sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Kralın emriyle ağaç kesilir. Ağaç kesildiği zaman çok güzel bir koku yayılır ortaya. Bu olay, İsis'in kulağına kadar gider. Durumu anlayan İsis, hemen farklı bir görünüme bürünerek Malkandros'un sarayına gider. Burada önce Astatros'un çocuğunun dadısı olur.

İsis, bir gün dadısı olduğu çocuğu, ölümsüz kılmak amacıyla onu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe, çocuğu öldüreceğini sandığı İsis'i engeller. İş bu konuma gelince İsis, kendini tanıtmak zorunda kalır. Sonra Kral Malkandros'tan izin alarak kesilen ağacın gövdesini açıp içinden sandığı çıkarır ve Mısır’a götürür. Sandığı burada güvendiği bir yere bırakır. Ancak Seth, sandığı ele geçirir. Sandığı ele geçiren Seth, Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırarak Mısır toprakları üzerine dağıtır. Bunun üzerine İsis bütün Mısır'ı dolaşarak Osiris'in bedeninin parçalarını toplar ve parçaların bulunduğu her yere birer tapınak diker (Bundan ötürü Mısır'ın birçok yerinde, Kral Osiris'in bulunduğu söylenen pekçok tapınak bulunmaktadır). Bunun üzerine İsis; kardeşi Seth’in karısı ve kız kardeşi ve aynı zamanda kendisinin de kız kardeşi olan Nephthys ile birlikte Ölüler Tanrısı Anubis’in de yardımıyla Osiris’in on dört parçaya ayrılan vücudunu yeniden bir araya getirerek birleştirirler. Akabinde de birer dişi kuş görünümüne bürünerek İyi Toprakların Kralı Osiris’e can vermek amacıyla genişçe kanatlarını çırpmaya başlarlar. Bu işlemlerin sonucunda Osiris dirilir. Osiris’in dirilmesi sonrasında onunla birlikte olup hamile kalan İsis, Şahin-tanrı Horus’u doğurur. Ancak tanrıça İsis, oğlu Horus’u hem amcası hem de dayısı olan Seth’in kötülüklerinden korumak amacıyla onu Delta’nın bataklıklarında gizlice büyütür. Horus, yetişkinlik çağına geldiği zaman babasının mirasını devralmak amacıyla hem amcası, hem de dayısı olan Seth’i teke tek dövüşe davet eder. Sonuçta bu iş için toplanan Ra Tanrılar Mahkemesi, konuya ilişkin kararını açıklar. Verilen bu karar gereğince Horus, babasının yeryüzündeki krallığının sahibi olurken babası Osiris de yeraltındaki Seçilmişler Krallığı’nı idare edecektir. Efsanenin sonunda Osiris'in oğlu, Seth'i yener. Ancak tekrar dirilen Osiris, bu dünyada yaşamak istemez. Hükmetmek için Ölüler Ülkesi’ne gitmeyi tercih eder. Burada Anubis ile birlikte olacak, Anubis ölüleri yargılanması için Osiris'e getirecektir. İsis'in Mısır halkı tarafından reankarnasyonla Cleopatra'nın içinde yaşadığına inanılmıştı.

İsis’ten Tanrısal Anne ve Büyülerin Efendisi olarak da söz edilir. Rüzgârlara, yağmurlara, ırmaklara, gemilere hükmeden, tüm suların da hükmedicisi olan İsis’tir. Mısır Ölüler Kitabı’na göre, ölüm olayı ile bedenini terk eden varlıklardan tekâmül düzeyi ileri olanlardan bazıları İsis’in kudretinden yararlanır, ışığa dönüşür, ilahlarla özdeşleşir ve Sirius’un “yüce kapısı”na ulaşabilirler. Şahin biçiminde resmedilen oğlu Horus ise içteki vicdan sesinin ilâhıdır. İsis’e çeşitli tasvirlerde en sık eşlik eden semboller; inek, boynuzlar, küre, testi, hilal, yunus, emzirilen çocuk ya da süt verme, gemi ya da kayık, orak, kulplu haç ya da ankh ve bu ankh sembolüne benzeyen, “İsis’in düğümü” denilen semboldür.

 

İZANAMİ

Başlangıcı belli olmayan ilk yaratıcı tanrıça olarak kabul edildiği için “ezeli ana” olarak adlandırılan İzanami, Japon mitolojisine göre hem yaratıcılık hem de ölüm tanrıçasıdır. Kendisi Yer-tanrıça olan İzanami,  Gök-tanrı Izanagi'nin eski karısıdır.  Gök (İnazagi) ile Yer (İnazami)’in kaostan ayrışması sonrasında gökyüzünün yüzen köprüsünden, tanrısal mücevherlerle bezenmiş bir mızrakla okyanusu karıştırarak ilk kara parçalarını yaratırlar. Akabinde de Japonya’nın tüm adalarını ve öteki doğa Tanrılarını doğururlar.

Antik Japonya'nın tarihi konusunda yazılmış en eski ikinci eser olan Nihongi’deki bilgilere göre kendiliğinden ortaya çıkan tanrılar dizisinin son çifti olan İzanami-İzanagi’nin gözleri önünde, başlangıcı olmayan deniz ve ebedi tuzlu su yayılmaya başlar. Göğün asma köprüsünde duran tanrılar, bu ezeli denizin mutlaka bir yerinde kara bulunduğu ihtimalini düşünüyorlar. Antik Japonya'nın tarihi konusunda yazılmış en eski eser olan Kojiki’ye göre ise, Gök Tanrılar ikilisine emrediyorlar: “etrafta dolaşan ülkeyi” sabitleyin diyorlar. Kojiki, bu şekilde gizli bir yerden yönlendiren Ezeli Gök Tanrılarını, yaratılışı bilfiil yürütmekle görevli kılınan çiftle ustaca aynı noktada buluşuyorlar. İlk çocuğun başarısızlığı, bahse konu olan Gök Tanrılarını bir kez daha devreye sokma fırsatı veriyor.

Nihongi’de yer alan bilgilere göre iki tanrı tamamen kendi öncelikleri yönünde harekete geçiyorlar. Mızraklarından damlayan tuzlu su, pıhtılaşarak Onogoro Adası’nı, bir başka ifadeyle kendiliğinden pıhtılaşmayı oluşturuyor. Bu sabit noktaya inen tanrılar, karı-koca olup ülkeleri oluşturuyorlar. Nihongi’de bu ada, evrenin ortasının saygın sütunu şeklinde ilan ediliyor ve bu sütunun çevresinde ayrı ayrı ters yönlere yürüyerek dolaşmaya başlıyorlar. Hâlbuki Kojiki’de yazılı olanlara göre gök sütunu dikiliyor ve sekiz kulaç büyüklüğündeki holü meydana getiriyorlar. Ezeli çiftin evliliği, dünyanın merkezinde gerçekleşiyor.

Yer ile gök arasında köprü görevi gören bu merkezi sütunla yetinmeyen Tanrılar, öyle bir saray yaratıyorlar ki gök sütun, bu sarayın orta sütununu oluşturuyor. Bahse konu olan saray, hiro sözcüğüyle en ya da kulaç şeklinde bir ölçü birimi verilip bununla sütun aralıkları kastedilmesine rağmen evrenin merkezinde oluşturulan sekiz kulaç büyüklüğündeki bir hol, basit bir büyük çaplı saray olmadığı gibi, bir evlilik kulubesi de değildi. Kozmolojik açıdan önem arz eden sekiz rakamı bir tümellik, bir bütünlük ifade etmektedir. Sekiz rüzgâr, yıldız, kıble, gündoğusu, gün batısı, keşişleme, poyraz, lodos ve karayel olmak üzere bütün rüzgârlardır. Sekiz yön; ana(doğu, batı, kuzey, güney) ve ara (kuzeydoğu, kuzeybatı, güneydoğu, güneybatı) yönler olmak üzere bütün yönlerdir. Bir başka ifadeyle bütün Dünya demektir. Bu durumda sekiz enli bir bina da, tüm yönleri gösteren bir binadır. Sekiz rakamı, dört rakamının iki katıdır. Dört yön ifadesiyle de tüm dünya kastedilir. Dünya binasının sekizgen ya da kare biçiminde canlandırılmış olması, sonuçta değişmiyor. Zira sembolizm her zaman bütünü gösterir.

Japonya’da mitolojik sekiz kulaç büyüklüğünde holün olası gibi göründüğü bir bina mevcuttur. Bu bina, eski İzumo’da yer alan Büyük Kizuki Tapınağı’dır. Dört yöne göre düzenlenen kare şeklindeki bu yapının sütun aralıkları sekiz tanedir. Çatının tepe noktasına değin varan oldukça büyük bir orta sütun mevcuttur.

Ezeli çift olarak bilinen İzanami-İzanagi çifti, birinci üreme denemesinde yer ile göğü oluşturduktan sonra ikinci üreme denemesini gerçekleştirirler. Bu deneme; adaların, tanrıların, dağların, ırmakların, ağaçların ve otların doğumuyla ya da Nihongi’de verilen bilgilerde ifade edildiği gibi bütün nesnelerin doğumuyla son buluyor.

Kojiki’de ilk önce sekiz adadan söz ediliyor ve adları sayılıyor. Bu adalar, ilk başta doğdukları için onlara sekiz büyük ada ülkesi adı veriliyor. Bu, Japonya Ada İmparatorluğu’na verilen eski adlarından biridir. Bu isim, Nihongi’de verilen bilgilere göre de, başlangıçta yaratılan sekiz ada sıralandıktan sonra dile getiriliyor. Ancak burada sıralanan sekiz adanın tamamı örtüşmüyor, adından söz edilmeyen başka adalar da bulunuyor. Nihongi’de verilen bilgilere göre bu adalar, su köpüğünün pıhtılaşması sonucunda oluşuyor. Sekiz adaya vurgu yapılması, adlarından söz edilmeyişindeki uyumsuzluk ve belirli başka adalarla sınırlanması gibi hususlar, erken dönem Yamato Devleti’nde yer alan coğrafi bilgilere ya da iktidar orantılarına yönelik düşüncelerin oluşmasına neden olmuştur.

Adaların doğumu sonrasında tanrılar doğuyor. Kojiki’de bu noktada adlarından söz edilen tanrıların ve ardıllarının birçoğu, sadece birer isimle sınırlandırılmış. Dört ya da beş tanesine norito’da, bir başka ifadeyle büyük oranda 8.yüzyılda kaleme alınan resmi ritüel dualarda hitap ediliyor olmasına rağmen başkaca da bir görev üstlendiklerine pek rastlanmıyor. Kısmen resmi kült bağlamında, kısmen de halk inanışında saygı gören bu tanrıların sayısı çok azdır.

Öncelikle ateş tanrısı Fudo Myoo’yu görüyoruz. Farklı adlarıyla, ateşin parlaklığı ifade ediliyor. Ezeli anne olarak bilinen İzanami tarafından doğurulur. Ancak doğum sırasında annesini yakarak onun ölümüne neden oluyor. Tüm canlıları doğuran ezeli anne ölüyor ve aynı zamanda bu ölü, Japon mitolojisinin ilk ölüsü oluyor. Annesinin ölümüne neden olan ateş tanrısı, aynı zamanda canlı ve yakıcı ateşle özdeştir. Evsel ateşi, bir başka ifadeyle insanın egemenliğinde bulunan ve insana hizmet eden ateşi dünyaya getirmeyen İzanami (ezeli ana) tarafından doğurulan ateş, daha yeni ehlileştirilip insanın hizmetine sunulması gereken ezeli güç olarak karşımıza çıkar. Doğarken annesini yakarak ölümüne neden olan Ateş Tanrısı,  öfkeden çılgına dönen İzanagi (ezeli baba) tarafından öldürülerek parçalara ayrılır. Ancak bu bağlamda ölümden söz etmek biraz yersiz olur. Çünkü hem İzanagi tarafından ayrıldığı parçalardan, hem de onun çevreye sıçrayan kanından, yeni suretli tanrılar oluşmaya başlıyor.

Ezeli Ana olarak kabul edilen İzanami ölüyor. Çünkü Ateş Tanrısı Fudo Myoo’yu doğururken edep yerleri yanıp yok oluyor. Böylece yaratılış da doğal bir sonla nihayete eriyor. Ama bu önemli detay, sadece Kojiki’de yer alıyor. Nihongi ise; bu konuyu anlatıyor. Bahse konu olan detayın, öncelikle belirgin bir şekilde dile getirdiği husus, ezeli annenin üretkenlik gücünün ortadan kaldırıldığı ve öldüğü oluyor. Zira İzanami’nin ölümü olayı da aslında yalnızca bir dönüşümden oluşuyor.

Tanrısal olanın hiçbir zerresinin yok olması söz konusu olamaz. Ölmez, sadece dönüşür. Örneğin Ezeli baba olarak kabul edilen İzanagi, eşi İzanami’nin ölümünden sonra çok gözyaşı döker. İzanagi tarafından dökülen bu gözyaşları, bir tanrıça oluşturuyor. Bu tanrıça ağlamaya işaret ediyor.

İster Kojiki olsun, isterse Nihongi olsun her iki yapıt da İzanami’den söz ediyor, ancak adları geçen mekânlarda farklılık bulunmaktadır. Kojiki’de anılan Hiba Dağı, bilinmiyor. İzanami’nin gömülü olduğu yer; Kumano bölgesinde yer alan Arima köyündeki bir mağara gösteriliyor. Kuşkusuz gerçek bir mekâna yönelik kanıtlarla olayların gerçekliğini ortaya koyma çabası içinde olan bu tür efsanelerin, mitoloji sonrası akılcı bir döneme ait olduğu söylenebilir.

 

JUNO

varbak.com - Juno Kimdir ? - Juno Hakkında KaynakRoma mitolojisinde Baştanrı Jüpiter’in kız kardeşi ve karısıdır. Aile ve doğum başta olmak üzere birçok alanda farklı görevler üstlenen eski ve güçlü bir tanrıçadır. Yunan mitolojisindeki Evlilik Tanrıçası Hera ile özdeştir. Sembolik hayvanı, Hera’nın da sembolik hayvanı olan tavus kuşudur ve Hera gibi başında bir taç ile betimlenir. Tanrıların kraliçesidir. Tıpkı Jüpiter gibi şimşek gönderebilme yetisine sahiptir. Roma Savaş Tanrısı Mars’ın annesidir. Roma tarihi boyunca farklı dönemlerde yaşanan olaylar Juno'ya atfedilir ya da muhtelif olaylarda yer aldığı iddiası bulunmaktadır.

Gençliğin, yaratıcı gücün ve yaşamın simgesi olup doğumla ilişkisi bulunan Juno, Jüpiter ve Minerva ile birlikte Capitol Üçlüsü’nü oluştururdu. Juno'nun ayların başına denk gelen, tanrıçanın farklı yönlerine, tezahürlerine adanan pekçok kült günü bulunmaktadır; 1 Şubat’ta Juno Sospita, 1 Mart’ta Juno Lucina ["(o ki) ışığa/aydınlığa getiren (kadın)"] -ki bu kutlamaya veya bayrama Matronalia denirdi. 1 Haziran’da Juno Moneta ["(o ki) uyaran (kadın)"], 1 Ekim’de JunoSororia olarak kutlanırdı. Başka mitik figürlerle ilişkilendirilmiş kimi kült günleri ise ayların birinci gününe denk gelmezdi. Juno'nun en tutulan ve yaygın olan tezahürü Juno Regina yani "Kraliçe Juno" idi. Juno Moneta tezahürü ile Roma İmparatorluğu’nun ekonomisini korurken, Juno Lucina, doğum ve aile ile ilgili yönlerini vurgular, "çocukları ışığa (veya aydınlığa) getirir"di. Bununla birlikte Pomona (Meyve Tanrıçası) olarak da literatürde yer almıştır.

Hakkındaki pek çok efsaneden birine göre, Yunan Baştanrısı Zeus ile karısı Hera gibi hep kavga ederlermiş, Jüpiter ile karısı Juno. Yine böyle bir gündü. Bir kavgaya tutuşmuşlardı tanrı ile tanrıça. Tanrıça Juno, aynı zamanda kardeşi de olan kocası Işıklı Gök Tanrısı Jüpiter’e öylesine öfkelenmişti ki ondan çocuk yapmama kararı almıştı. Bu kararı alan tanrıça Juno, hiçbir erkekle birliktelik yaşamadan çocuk doğurmak istemişti. Juno’nun bu kararından haberdar olan Çiçek Tanrıçası Flora, ona, dokunduğu kadını hamile bırakan gizemli bir çiçek verir. Flora’nın kendisine armağan ettiği gizemli çiçeği hep yanında taşıyan Juno hamile kalır. Dokuz ay sonra da Yunanlıların Savaş Tanrısı Ares ile eş değer olan Mars'ı doğurur. Böylece Juno, Flora’nın yardımıyla hiçbir erkekle birlikte olmadan çocuk doğurma amacına ulaşır.

 

KAERİA

Atina’nın söylencesel kralı Kodros’un oğlu Neleus’un söylencesinde adından söz edilen Kaeria, Miletli çömlekçi bir kızdır. Kahire'ye adını vermiştir. Neleus, Atina dışında bir yere yerleşmeyi koymuştur kafasına. Ancak yerleşeceği yer konusunda kesin bir düşüncesi yoktur. Bunu için Atina’dan ayrılmadan önce bir kâhine gider. Kâhine; Atina’dan ayrılmayı düşünüyorum. Ancak nereye yerleşeceğim konusunda bir karara varmış değilim. Bana ne önerirsin? Nereye gitmemi salık verirsiniz? diye sorar. Kâhin; “genç bir kızın elinden su ile toprak aldığın yeri kendisine yurt olarak seçebilirsin” diye yanıtlar, Neleus’un sorusunu. Kâhinden bu yanıtı alan Neleus, kısa bir süre sonra göçünü de yanına alarak Atina’dan ayrılır. Ora senin bura benim diyerek günlerce dolaşır durur. Neticede Miletos bölgesine varır. Burada Kaeria adında genç ve güzel bir kızla karşılaşır. Ondan bir mühür izni almak için çamur ister. Kız, Neleus tarafından kendisinden talep edilen çamuru, Neleus’a vermek üzere toprağa su karıştırmaya başlar. Bunun üzerine tanrı sözcüsünün söylediğinin yerine geldiğine kanaat getiren Neleus, oraya yerleşir ve Miletos’a kral olur. Daha sonraki yıllarda Miletos çevresinde üç kent kurar.

 

KLEOPATRA

Kumdan elde edilen camdan yapılan ve kendisine bakanın “görüntüsünüyansıtan” aynalar, bir görüntüden ibarettir. Aynanın arkasındaki duygular ve gerçekler çoğu kez saklı kalsa da yaşanan olaylar ve yansımalar, hep tarihin gündeminde kalırlar.… Tıpkı bir zamanlar Mısır ülkesinin hükümdarı olan Kleopotra’nın yaşam öyküsündeki gibi.

M. Ö. 69 yılında İskenderiye’de doğdu. Yunan menşelidir. Kısa kesilmiş sarı saçlı, mavi gözlü, baş döndürücü bakışlı Kleopatra, Büyük İskender’in Mısır’ı fethi esnasında orada kurulan Ptolemaios Krallığı’nın varisiydi. Zira kraliyet tahtında babası Ptolemaios XII oturuyordu. Mısır yönetimini elinde bulunduran Ptolemaios XII’nin karşı karşıya geldiği olaylar ilginç, ilginç olduğu kadar da düşündürücüydü.  Ptolemaios XII, kızı Kleopatra ile birlikte Roma’yı ziyarete gitmek ister. Bunu fırsat bilen öz kızı Tryphanea’nın bir başkaldırıyla kraliyet tahtına el koymasıyla büyük bir sarsıntı geçirir. Tryphanea, kendisine isyan edenler tarafından öldürülür. M. Ö. 58 yılında öteki kız kardeşi Berenica da babasına isyan ederek kraliyet tahtına el koyar. Yaşlı kral Ptolemaios XII, ölümü öncesinde Mısır Krallığı’nın yönetimini küçük oğlu Ptolemaios’a geçmesini istiyordu. Ama kızı Kleopatra ile hayattaki oğlunun evlilik yaparak yönetimi ortaklaşa sürdürmeleri ön koşuluyla… Yaşlı Ptolemaios XII, M. Ö. 51 yılında yaşamını yitirir. Babalarının vasiyetine uygun davranan Kleopatra ile erkek kardeşi Ptolemaios, kâğıt üzerinde de olsa evlendiler. Kleopatra ile resmiyette kocası ve XIII. Ptoleme unvanıyla Mısır yönetimindeki kardeşi Ptolemaios arasında çekişmeler ve çatışmalar bitmek bilmedi. Evlilikleri 3 yıl kadar sürdü.

Bu olay sonrasında kardeşi, bilinmeyen bir nedenle Nil’in sularında boğulmuş bir şekilde bulunur. Kleopatra, kardeşinin öldürülmesi üzerine tek başına yönetimi eline geçirdi. Kendi görüntüsü olan paralar bastırdı. Mısır kraliçesi olduğunda 15 yaşında idi. Halkın arasına karışmak ve halk tarafından sevilmek amacıyla kendini Mısır dinine veren Kleopatra, hayatta kalan son kız kardeşi Arsinoe’nin askeri darbesine karşı koyamadı ve sürgüne gönderildi.Kleopatra, tarihi belgelere yansıyan hikâyeye göre sarayda bir İran halısı içinde Sezar’ın önüne konur. Halı açılır ve içinden insan aklını, duygusunu etkileyen bakışları ve can alıcı cazibesi ile baştan çıkaran genç bir kadın çıkar. Sezar’a elini uzatır. Bu duygusal yakınlık, kısa sürede ateşli bir aşka dönüşür. Mısır tahtında oturan bir kraliçe olmak Kleopatra’nın en büyük hayaliydi. Ama bunun için Romalı Jül Sezar’ın desteği gerekiyordu. Kleopatra, bir halı içinde sarayına girip kendine âşık ettiği Roma İmparatoru Sezar’ı yanına alarak Mısır’a geri döner ve iktidarı tekrar ele geçirir. İktidar koltuğuna tek başına oturan Kleopatra, o sırada karnında taşıdığı Sezar’ın oğlu Sezarius`u doğurur.

Mısır’ı, Kleopatra’nın yönetiminde ama Roma’ya bağlılık gösterir statüde bırakan Sezar, M. Ö. 47 yılında ülkesine döner. Onun Roma’ya gidişinden bir süre sonra oğlunu da yanına alan Kleopatra, büyük aşkı Sezar’ın yanı başında olmak için Roma’ya gider. Bir zaman İmparator Sarayı yakınlarında misafir olur. Sezar, M.Ö. 15 Mart 44 tarihinde en yakınındaki evlatlığı Marcus Junius Brütüs ve adamlarınca Senato kapısında arkadan hançerlenerek öldürülür. Bin yıllardır insanoğlunun dilinden düşmeyen ”Sen de mi Brütüs?” sözleri, Sezar’ın ağzından çıkan son sözler olur.

Sezar’ın M. Ö. 44`de yaşamını yitirmesi üzerine en büyük hayali, iki ülkeyi birleştirerek tüm dünyada egemenlik kurmak olan Kleopatra, hayallerini ertelemek zorunda kalır. Sezar sonrası Roma’da yönetimin önde gelen kumandanlarından Mark Antonius ile Kleopatra arasında “Sorunları Çözümleme Görüşmesi”, M. Ö. 42 yılında Kilikya olarak adlandırılan Çukurova’nın en büyük kentlerinden Tarsus’ta gerçekleştirildi. Tarsus buluşması, Kleopatra ile Antonius arasında yeni bir aşkın doğmasına neden olan Tarsus Buluşması’ndan bir yıl sonra Kleopatra ile yeni sevgilisi Antonius, İskenderiye’de birlikte olurlar. Bu birliktelik on yıl kadar sürer.

Roma’daki iktidar mücadelesi ve kumandanlar arasındaki çatışmalar sürüp gitti. Roma’nın güçlü kumandanı Octavius ile Antonius arasında yaşanan Actium Deniz Savaşı’nın galibi Antonius olur. Bu savaşta, sevgilisinin donanmasının güçsüz olduğunun farkına varınca kendi donanmasına; “İskenderiye’ye geri dön” emrini veren Kleopatra ile Marcus,  çareyi savaş alanından kaçmakta buldular. İskenderiye’deki sarayına dönen Kleopatra, Octavius’un Mısır’ı ele geçireceğini biliyordu. Kleopatra’nın peşinden Mısır’a dönen Marcus, korkunç bir haberle sarsıldı. Kleopatra’sı intihar etmişti. Bu acı haberi duyan Marcus da kendini ölümün kollarına bıraktı. Ancak Marcus’un ölümüne yol açan bu haber, bir dedikodudan ibaretti. Marcus’un kendisi için intihar ettiğini haber alan Kleopatra, tek başına kalmıştı, Mısır’da. Marcus gibi intiharı tek çare olarak gören Kleopatra, Mısır tanrıçası İsis`in sembolü olarak kabul gören Kobra yılanı ile intihar ederek bir başka anlatıya göre de Antonius’un intiharı sonrasında sarayına kapanan Kleopatra, kadehindeki zehirli şarabı içerek intihar eder. Ancak bu intihar olayı, “Yılan zehirledi” kılıfı uydurularak halka duyurulur.

Sezar'dan olan çocuğu Sezarius'un bile kafasını uçurtacak kadar Kleopatra'dan nefret eden Octavius, bu mağrur kraliçeye bir kez diz çöktürdükten sonra ailesinin kökünü kazımış. Hatta bununla da yetinmeyen Octavius, tüm sanatçılarına ve filozoflarına onu karalamaları için emirler yağdırır.  

İntihar ettiği zaman henüz 39 yaşındadır, Kleopatra. "Sesi, istediği her titreşimi çıkarıp, istediği her dili kullanabildiği çok telli bir müzik aleti gibiydi"... diyen Yunan tarihçi, biyografi ve deneme yazarı Plutarkhos`a göre dokuz dil bilen Kleopatra, son derece zeki bir kadındı ama çok da güzel değildi. O, salona girdiğinde kimsenin dönüp yüzüne bile bakmadığını söyler. Kendisini Tanrıça İsis’le özdeştiriyordu. Hafif meşrep ve şımarık olmasına rağmen işini çok ciddiye alan bir kadındı.

Mısır halkı, Bereket Tanrıçası İsis’in reenkarnasyon yoluyla Kleopatra’nın içinde yaşadığına inanıyordu.

İskenderiye’de kurulan Kleopatra`nın Sarayı, onun ölümünden 400 yıl sonra yaşanan büyük bir depremle birlikte sulara gömülmüştür. Tarihe damgasını vuran bu saray, büyük araştırmalar sonrasında İskenderiye Körfezi’nde yeryüzüne çıkarıldı. Sarayın girişinde yer alan büyük surlar, bulunan ilk parçalardır. Daha sonra sudan çıkan iki sfenx, buradaki kalıntıların Kleopatra’nın Sarayı olduğunu ortaya koydu ki bu, büyük bir arkeolojik buluştur.

Sudan çıkan Yunan Tanrısı Hermes`in heykeli ile kentin sembolü olan kıvrık yılan heykeli, ilk bulunan parçalar arasındaydı. Ama Kleopatra’nın tam bir resmine ya da heykeline rastlanmadı.  Ele geçirilen resim ve heykeller de hep başka türlü resmedilmişti. Kalıntılar içinden çıkan bir parada ilk kez Kleopatra’nın yüzü, son derece güzel ve temiz bir şekilde yapılmıştı. Sarayın yeri, Yunan tarihçi, coğrafyacı ve filozof Strabon tarafından çizilen haritalardan hareketle aramalara başlandı.

Mısır’ın son hükümdarı olan Kleopatra yaşamını, tarihte büyük izler bırakarak sona erdirdi.

Arkeologlar ve Mısır konusunda uzman kişiler tarafından birçok antik eser incelenmiştir. Bu incelemeler sonucunda ulaşılan bilgilerin bilgisayarda üç boyutlu modellemesiyle ortaya konan verilere göre, Kleopatra’nın gerçek yüzü, efsanevi kraliçenin farklı etnik yapıların bir karışımı olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte pek çok kişi tarafından kısa boylu ve çirkin olarak bilinen Kleopatra’nın beyaz perdedeki ‘beyaztenliKleopatra’lardan çok daha farklı ve güzel bir kadın olduğunu ortaya koyuyor.

 

KREUSA

Yunan mitolojisine göre Atinalılar tarafından tapınım gören ilk tanrılardan biri olan Erekhtheus ile Praksithea’nın kızı olan Kreusa, Orithyia ile Proris’in de kız kardeşidir. Henüz çocuk denecek kadar küçükken dağlara çiğdem toplamaya gider. Altında derin bir mağaranın yer aldığı bir uçurumun üzerinde bir hayli çiçek toplar. Topladığı çiçekleri, sepet yerine başörtüsünün içine doldurarak eve dönmeye hazırlanır. Tam bu sırada nereden geldiği belirsiz olan adamın birinin, kollarıyla kendisine sarıldığını hisseder. Hisseder diyoruz çünkü kendisini saran adam görünmezdir.

Kendisine sarılan görünmez adamın kucağından kurtulmaya çabalarken adam, görünür duruma gelir. Görüntüsü belirgin hale gelen adam çok yakışıklı bir delikanlıydı. Bu adam Tanrı Apollon’dan başkası değildi. Ama korkudan titreyen Kreusa, buna pek dikkat edemediği için görüntüsü beliren adamın yakışıklılığını fark edemez. Korkudan avazı çıktığı kadar bağırıp annesini yardıma çağırır. Ama bu bağırış boşunadır Çünkü Apollon, güçlü kollarının arasına aldığı Kreusa’yı uçurumun dibinde yer alan karanlık mağaraya götürüp orada kendisine sahip olur.

Kreusa, arzusu dışında gerçekleşen bu birliktelik sonrasında hamile kalır. Korkusundan derdini annesine, babasına açamıyordu. Doğum yaklaştıkça paniklemeye başladı. Zira kendisini hamile bırakan Tanrı Apollon, yoktu ortalıklarda. Kim kendisine yardımcı olacaktı? Kendisini hamile bırakan kişi Tanrı da olsa kimse onun hamileliğine hoş bakmazdı. Hamile olduğunu bilseler belki de başına kötü bir iş gelebilirdi. 

Doğum zamanı can korkusundan evden kaçan Kreusa, Apollon ile birlikte oldukları karanlık mağaraya gider. Sürüklene sürüklene mağaradan içeri girdi ve Apollon’la birlikte oldukları köşede, kuru otların üstünde bir erkek çocuk doğurur. Ardından talihsiz bebeği, orada ölümün kucağına atarak mağaradan çıkan Kreusa, bitkin ve üzgün bir halde eve döner. Ama dayanamadı ana yüreği, nedamet duydu yaptığından. Eve vardıktan kısa süre sonra tekrar mağaraya döner. Çocuğu bulamadı orada. Yabani hayvanlar parçalamış diye düşündü. Ama ortada ne kan lekesi vardı, ne de herhangi bir iz…  Hatta bebek için kendi elleriyle ördüğü yün örtüsü ile kundak da yoktu ortalarda. Bu durum onu daha çok endişelendirmeye başladı. Acaba mağaraya giren bir kartal ya da akbaba, çocuğu kundağıyla alıp götürdü mü? Yoksa zavallı yavru yırtıcı kuşların pençelerinde didiklenerek parçalandı mı? diye düşünmekten kendini alamadı.

Bu talihsiz olayın üzerinden uzun bir zaman geçmişti. Kral Erekhtheus, kızı Kreusa’yı Ksuthos adında bir adamla evlendirdi. Ksuthos, Atinalı ve Attikeli olmadığı için yabancı olarak kabul ediliyordu. Bu evliliğin mutlu olduğu pek söylenemezdi. Zira çocukları olmadı. Kreusa, mağaraya bıraktığı oğlunun acısıyla yanıp kıvranıyordu. Onun bu durumundan haberdar olmayan kocası Ksuthos, onun çocuk doğurmasını istiyordu. Çaresiz bir şekilde bekleyip duruyorlardı. Neticede Tanrı sözcüsüne danışmak amacıyla Delphoi’ye gittiler. Delphoi’de kocası Ksuthos’u kent merkezinde bir rahiple baş başa bırakan Kreusa, soluğu, tepedeki danışma tapınağında aldı. Kendisi, çok yakışıklı bir delikanlı rahip tarafından karşılanır. Altın bir kaptan su dökerek Kreusa’yı kutsayan yakışıklı rahip, ona, tanrı Apollon’a övgüler yağdıran ilahiler söyler. Ardından da onunla tatlı tatlı konuşurken, Kreusa’ya, “ Neden üzgünsünüz?” diye soran yakışıklı rahip, elinde olmadan, danışmaya gelen, bu güzel kadınla yakından ilgilenir. Ona, asil görünüşlü, temiz kalpli bir kadın olduğunu söyler. Böyle temiz bir varlığın, kendisini, üzüntüye kaptırmasının gereksizliğinden söz eder, ona.  İyi ve erdem sahibi bir kadının, bahtsız değil, mutlu olması gerektiğini anlatıyordu. Yakışıklı rahibin bu övgü dolu nasihatleri üzerine Kreusa, “Mutlu olmak mı? Bu benim için olanaksız, diyerek ıstıraplarını, yaşadığı çekilmez acıları yakışıklı rahibe itiraf eder. Söylediği her sözcük keder yüklüydü. Rahip bu dertli kadını teskin edici güzel sözler söyler. 

Onun bu sakinleştirici sözleri karşısında dayanamayan Kreusa, “Güzel sözler söylüyorsun. Senin adın nedir?” diye sorar. Delikanlı rahip, “İon” diye yanıtlar. Sonra da “Kendimi bu tapınağa adadım. Nereden geldiğimi, kimin oğlu olduğumu bilmiyorum. Apollon rahibelerinden biri, ben henüz bebek iken bir gün erken saatlerde mabedin merdivenlerinde beni bulmuş, büyütmüş ve bu tapınağa adamış.” diye ekler. Anlaşılan o ki genç rahip, bu mabette bulunmaktan, temiz bir yaşam sürmekten, tanrılara ilahiler söylemekten son derece mutluymuş. Rahibin anlattıklarından kederlenen Kreusa’nın göz pınarları yaşlarla dolmaya başladı.

Aniden duraklayan yakışıklı rahip; “Anlattıklarımı dinlerken neden hüzünlendiniz, gözleriniz neden doldu?” diye sordu. Aslında o Delphoi’ye tanrıya danışmak, içini dökerek üzüntülerden sıyrılmak ve ne yapması gerektiğini öğrenmek için gelmişti. Ama şimdi oturmuş ağlıyordu. Hâlbuki Tanrının tapınağında gözyaşı dökmek günahtı. Kreusa; “Ben Apollon’a o kadar fazla yaklaşmak istemem, çünkü ona güvenemiyorum.” diye söylendi. Ardından da, İon’un nedenini öğrenmek isteyen hayretle dolu bakışlarına karşılık, kocasının Delphoi’ye niçin geldiğini anlattı. Sonra ben de “ Küçük yaşta ölüme terkedilen bir çocuğun, nerede olduğunu öğrenmek istiyorum. O, bir arkadaşımın çocuğudur. Apollon’dan olmuş. Yıllar geçmiş aradan, Apollon anne ile oğlu tek başlarına bırakıp kaçmış. Ne aramış, ne sormuş, ne de yardım etmiş.” der. 

Genç rahip, “Tanrı Apollon böyle şey yapmaz.” diye mırıldanır. Kreusa, “Biliyorum, yapmış.” der. Kısa bir sessizlik olur. Sonra Rahip İon, “ Dediğin doğru bile olsa, konuşma şeklin doğru değil. Karşında bulunanın tanrı olduğunu unutuyorsun herhalde.” der. Kreusa, “Doğru söylüyorsun.” diyerek İon’a hak verir. Tam o sırada tapınağa girerek İon’u sevinçle kucaklayan Ksuthos, “Sen benim oğlumsun.” diye bağırdı. Sonra, “Apollon böyle söyledi.” diye ekledi. Hemen kıskançlık krizine kapılan Kreusa; “Demek o sizin oğlunuz, peki annesi kim?” diye sordu. Ksuthos; “Bilmiyorum. Belki de öz oğlum değildir. Tanrı onu evlat edinmemi istemiştir.” der. İon, olanlar karşısında donmuş kalmıştı. Ksuthos şaşkın, ama mutluydu. Kreusa söylediklerinden pişmanlık duymuştu. Anlatılamaz duyguların etkisiyle ezilirken kapıdan içeri tapınağın yaşlı rahibesi girdi. Elinde, vaktiyle Kreusa tarafından dokuduğu iki şey vardı. Biri bir kundak bezi, öteki bir örtüydü. Yaşlı rahibe, “Rahip, Ksuthos’u görmek istiyor.” dedi. Bunun üzerine Ksuthos, rahibe gitmek üzere odadan ayrılır. Ksuthos, dışarı çıkınca yaşlı rahibe, elindekini İon’a uzattı. “Bunlar, anneni bulmanda sana yardımcı olacaktır.” dedi. İon, “Demek annem, beni bu kundağa sarmış.” der ve ekler, “Artık her yeri, Avrupa’yı, Asya’yı arar, bulurum onu.”

Kendi elleriyle ördüğü kundağı ve örtüyü tanıyan Kreusa, heyecandan ağlayarak; “Oğlum oğlum!” diyerek İon’un boynuna sarıldı. Olanlar karşısında donakalan İon, “ Bu kadın akıllı bir kadın olmasa gerek, deli midir nedir?” diye bağırdı. Kreusa, “Hayır hayır diye haykırdı. Bu örtü ve bu kundak bana aittir. Seni terk ettiğim zaman, onlara sarmıştım. Size biraz evvel, bir arkadaşın çocuğu diye bahsettiğim çocuk sizsiniz, o arkadaş dediğim de benim. Sen, benim ve Apollon’un çocuğusun. Yüzünü çevirme benden. Ben, bunu kanıtlayabilirim. O örtünün üzerine kendi elimle işlediğim süsleri, altın telle yaptığım iki küçük yılanı bakıp görebilirsin.” der.

Kreusa’nın tarif ettiği motifleri örtünün üstünde bulan İon, “Sen benim annemsin.” der. Sonra da “Fakat doğruluk tanrısı, yalan söylemez. Ben Ksuthos’un oğluyum. Anneciğim ben şaşkına döndüm. Biraz önce Ksuthos, Tanrı Apollon haber verdi bana. Sen benim oğlumsun demişti.  Şimdi sen, babamın Apollon olduğunu söylüyorsun.” der.

Endişeliydi Kreusa. Korkulu ve ürkek bir ses tonuyla “Apollon, seni Ksuthos’a manevi bir evlat olarak vermiş olabilir.” diye haykırır. Tam bu sırada yukarıdan beliren ve güneşi andıran göz kamaştırıcı bir ışık huzmesi, Kreusa ile İon’u da içine alır. Anne, oğul başlarını kaldırıp ışığa baktıklarında büsbütün şaşırdılar. Harikulade bir güzelliğe sahip olan bir tanrıçanın kendilerine hitaben: “Ben Athena Pallas’ım. Beni, size Apollon gönderdi ve şunları duyurmamı söyledi. İon, onun ve senin oğlundur. Kreusa’nın bıraktığı mağaradan çocuğu o buraya getirmiş.” dedi ve ortadan yok oldu. Bunun üzerine kucaklaşan ana-oğul bu mutlu sonu kutladılar.

 

KYDİPPE

Yunan mitolojisine göre Hegetoria ile Okhimus’un kızlarıdır. Argos’taki Hera Tapınağı’nda rahibe olarak çalışırmış. Tapınağın 45 mil uzağında oturmaktadır. Tapınağa her gün iki beyaz boğanın koşulduğu bir arabayla gidip gelirmiş. Günün birinde arabaya koşulan iki beyaz boğa gelmeyince Kydippe ortada kalakalır. Mutlaka tapınağa gitmesi gereken rahibe, nasıl gideceğini düşünüp dururken, Kleobis ve Biton adlarındaki iki oğlu kendilerini arabaya koşarak annelerini tapınağa götürürler. Bunun üzerine rahibe Kydippe, Tanrıça Hera’dan iki oğlu için mutluluk diler. Bunun üzerine Tanrıça Hera, Kleobis ile Biton’u ebedî bir uykuya yatırır.

Efsaneye göre Keos Adası’nda yaşayan yakışıklı bir delikanlı varmış. Adı, Akontios’muş. Akontios, günün birinde Artemis Şenlikleri’ne katılmak üzere Delos’a doğru yola çıkmış. Delos’a varınca doğruca Artemis’in tapınağına gider.  Orada Kydippe adında dünyalar güzeli bir kızla tanışır. Kydippe, Atina’nın en soylu ailelerinden birinin kızıdır. Akontios, onu görür görmez hemen âşık olur. Onunla evlenmek ister ancak arada duran bir engel var. Kydippe soylu bir ailenin kızıdır. Akontios ise sıradan bir ailenin oğludur. Kendisi soylu olmadığı için onunla evlenmesi söz konusu değilmiş. Bundan dolayı kızı kendisine vermeyeceklerini bilen Akontios, bir hileye başvurmuş. Bir elmanın –kimi anlatılarda ayva- üzerine; “Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben, Akontios’a varacağım” sözcükleri yazılı olan elmayı/ayvayı kızın önüne atmış. Elmayı/Ayvayı eline alan Kydippe, üzerindeki yazıları yüksek sesle okumuş sonra da fırlatıp atmış, ama yemini yemin sayılmış. (belki de “Ayvayı yemek” deyimi buradan geliyordur) Atina’ya döndükten sonra babası, kızını üç kez nişanlamış, ama her üç seferinde de tanrıça hep bir hastalık çıkararak kızın evlenmesine engel olmuş. Sonra Delphoi kâhinine danışılır. Delphoi tanrı sözcüsü Akontios’un hilesini ortaya çıkarır. Ancak Kydippe’ye Akontios ile evlenmekten başka çare kalmamış.

 

KLYTAİMNESTRA

Yunan mitolojisine göre Herakles’in yardımıyla kocasının Sparta tahtına oturmasıyla mitolojik bir kraliçe kimliğine bürünen Leda ile Yunan Hekimlik Tanrısı Asklepios tarafından ölümsüzleştirilen Sparta kralı Tyndareos’un kızıdır. Mitolojide oldukça önemli yer tutan bir kadındır. Aynı anne ve babadan geldiği Kastor’un ve annesi Leda ile Baştanrı Zeus’un birlikteliklerinden doğan Polydeukes ile Helene’nin kardeşidir.

Destanlarda ve Tragedyalarda Mykenai Kralı Agamemnon’un karısı, Elektra, İphigeneia ve Orestes’in anneleri ve Aigisthos’un aşığı olarak adından söz edilen Klytaimnestra; suç işleyen, adam öldüren, kötü yolların hemen hepsini deneyen ve özünde birbiriyle çelişen dramatik ve oldukça kıskanç bir kişiliğe sahip olan bir kadın olarak tanımlanır.

Kimi efsaneler, Klytaimnestra’yı Agamemnon ile evliliği öncesinde Thyrestes’in oğlu Tantalos’la evli olduğunu söylerler. Söylenceye göre Tantalos’u ve çocuklarını öldürdükten sonra Klytaimnestra’nın kardeşlerinin saldırısına uğrayan Agamemnon, bu saldırılardan kurtulmak için çareyi Klytaimnestra ile evlenmede bulur. Truva Savaşı sonrasında ülkesine dönen Agamemnon, karısı Klytaimnestra’nın aşığı Aigisthos’un komplosuna kurban giderken, Agamemnon’un Truva’da esir aldığı sevgilisi Kassandra da Klytaimnestra’nın elinde can verir.

Kocasının, kızını kurban etmeye kalkışmasını asla kabullenemeyen Klytaimnestra’nın sahip olduğu kin ve keder, bir aile trajedisine yol açar. Agamemnon, Truva Savaşı’nda iken, Klytaimnestra kral Agamemnon’un amcası Thyestes’ in oğlu Aigisthos'u yoldan çıkarır. Onunla birlikte kocasını öldürmeyi planlar. Ve aradan on iki yıl geçmiştir, Agamemnon ülkesine döndüğü zaman. Truva Savaşı sonrasında ülkesine dönen Agamemnon, Troya Kralı Priamos ile Hekabe’nin kızı Kassandra’yı da yanında getirmişti. Kehanet yeteneği bulunan Kassandra, saraya geldiklerinde çok tedirgin olmuştu: “Nereye geldik?” diye sorar, Agamemnon’a. O da; “Atreus’un oğlunun sarayına.” diye yanıtlar. Bu yanıtı alan Kassandra; “Olamaz! Tanrıların lânetlediği ev. İnsanların boğazlandığı, zemininin kanla boyandığı, Thyestes ve oğullarının can verdikleri yer!” diye bağırır. Orada bulunan herkes büyük bir dehşetle irkildi. Yabancı bir kız bu gerçekleri nereden biliyordu? Hem de kız bildirilerinde geçmişten geleceğe yönelmişti; vecd içinde: “vakitsiz ölümlere daha tanık olacaksınız; beni de aynı kader bekliyor!” diyerek sarayın kapısına doğru yönelir. Onu, oradan uzaklaştırmaya çalıştılar. Ama o direndi ve kararlı adımlarla içeri girdi. Bir süre sonra, içerden çığlık sesleri yankılanmaya başladı. Agamemnon ve Kassandra’nın sonları gelmişti. Bu cinayeti Klytaimnestra ve ona yardımcı olan Aigisthos birlikte işlediler.

Saraydan yapılan açıklamayla Agamemnon’un ölümü doğrulandı. Açıklamada, Kral Agamemnon’un, Kraliçe Klytaimnestra tarafından öldürüldüğü ve bu eylemini de aşığı Aigisthos’un yardımı ile yaptığı bildirildi.

Açıklamanın hemen ardından sarayın önüne çıkarak eylemini anlatan Klytaimnestra: “... gözleri kamaştıran zengin işlemeli bir bornozla onu sarmaladım... iki defa vurdum, iki defa inledi. Azaları takatten düşüvermişti; hareketsiz yerde yatarken de üçüncü vuruşu indirdim...” dedi.

Evet, Agamemnon Troya Savaşı sonrasında ülkesine döndüğü zaman karısının aşığı Aigisthos tarafından görevlendirilen bir ajan tarafından gözlem altında tutulur. Aigisthos, Agamemnon'u büyük bir şölene davet eder. Salona önceden gizlenmiş 20 adamı ile birlikte Agamemnon ve arkadaşlarını öldürür.

Kıskançlık, hor görülmüşlük, eziklik ve saldırganlık gibi duygularla örülü ruh haline sahip olan biridir, Klytaimnestra. Yüreğinde annelik duygusunun zerresi bulunmayan bir kadın tipi çizmektedir.  Klytaimnestra’nın bu girift kişiliği, Homeros tarafından kaleme alınan destanlardan ziyade M. Ö. 525-M.Ö. 456 yılları arasında yaşayan Yunan trajedi yazarı Aiskhylos, M. Ö. 426/494 - M. Ö. 406 yılları arasında yaşayan Yunan trajedi şairi Sophokles ve M. Ö. 480 - M. Ö. 406 arasında yaşayan Yunan trajedi şairi Euripides’in tragedyalarında ön plana çıkar.

Aiskhylos’un Agamemnon adlı oyunundan;

Klytaimnestra, kocasının Troya Savaşı arifesinde kızları İphigeneia’yı tanrılara kurban etmesine o kadar çok öfkelenmiş ki on iki yıl süreyle devam eden savaş sonrasında yurduna dönen kocasını, sevgilisi Aigisthos ile birlikte öldürür. Bu cinayet, Argoslu yaşlıların öfkesine neden olmuştur. Yaşlılardan biri, ona bir suçlama yöneltir. Bu suçlama karşısında kendini savunan Kraliçe: “… Beni yargılıyorsun burada. Sürgün edilmeliymişim… Ama şuradaki adamı hiç suçladığın yok. Kendi kızını pervasızca kurban etmiş olan. Sanki yünleri kabarmış koyun sürüsünden bir koyunmuş gibi. Kendi kızını, benim sevgili çocuğumu boğazlatan o adamı suçlamak… Hiç aklına gelmedi o zamanlar!... Kızımı kurban gibi boğazladığı için öldürdüm bu adamı… Benim hakkımı, kadın hakkımı çiğneyip kurban eden, Troya önlerinde Khryses kızlarıyla gönül eğlendiren adamdır, öldürülmüş olan…” der.

 

KLYTİE

Yunan mitolojisine göre engin denizin kişileştirilmişi olan Okeanos ile denizin verimliliğinin sembolü olan Deniz Tanrıçası Tethys’ın kızıdır. Nymphelerden (peri) biridir. Çok güzel bir kızdır. Kendisini baştan çıkaran Tanrı Apollon ile birlikte olur. Bu birliktelikten bir süre sonra usanmaya başlayan Apollon, onu terk eder. Onu terk eden Apollon bu kez de deniz tanrıçasına dönüştürülen ve aynı zamanda Klytie’nin kız kardeşi olan Leukothoe (İno) ile birlikte aşk yaşamaya başlar. Klytia, bunun üzerine kız kardeşi Leukothoe ile Apollon arasındaki ilişkiyi babasına anlatarak intikam almaya çalışır. Kız kardeşinin suçunu açığa vurmasından ötürü babası, Klytie’yi derin bir hendeğin içine atar.  Zavallı kız, orada açlıktan ve ışıksızlıktan yaşamını yitirir. Bu kara bahtlı kıza acıyan tanrılar, onu heliotrope “gün çiçeği”ne dönüştürürler. Bir başka anlatıma göre de Apollon tarafından siğilotu’na dönüştürülür. Ölüler Ülkesi’nde, yer altında akan gözyaşları ırmağının adı.



     KYBELE

Baştanrı Zeus günün birinde rüyasında Kybele’yi görür. Son derece etkileyici bir varlıktır. Harikulade bir güzelliğe sahiptir. Bu cazibeli güzelliği karşısında kendi arzularına söz geçiremeyen Zeus, onunla birlikte olmaya çalışır. Ancak bu amacına ulaşamaz. Çünkü Zeus’u kendisine hâkim olamayacak kadar etkileyen Kybele, çift cinsiyetli bir varlıktır. Bir başka ifadeyle iki cinsi de etkisi altında tutabilecek kadar cazibelidir. Aslı tanrıça değildir.

Bir zaman sonra Zeus'un bu rüyası gerçeğe dönüşür ve Kybele tezahür eder. O, ortaya çıkar çıkmaz onun tehlikeli bir varlık olduğunu bilen Zeus, Kybele'nin öldürülmesini ister.  Ancak bu kadar güzel bir varlığın öldürülmesine gönlü razı olmayan Aphrorite, buna karşı çıkar. 

 Neticede Kybele'nin erkeklik organı alınarak hadım edilir. Kybele’nin kesilen bu erkeklik organının düştüğü yerden badem ağacı biter. Bu ağacın ilk ürününden toprağa düşen meyvesinden bir erkek doğar. Bu erkek, doğar doğmaz keçiler arasında büyüdüğü için kendini keçi sanır. Bunun farkına varan çiftçinin biri, keçi değil insan olduğunu söyler, ona. Sonra bir koşulla onu kendi kızıyla evlendirir. Bir süre sonra Kybele, kendi parçası olan bu erkeği bulur ve kendi yanına almak ister ama çiftçi vermez. Kybele de hem çiftçiyi hem de kendi parçasını zehirler. Bu olayla Kybele Amazonkadınlarının temsili olmuştur.

Anadolu kökenli bir ana tanrıçadır. Analığı, üremeyi, dişiliği, hayatın sürmesini ve dolayısıyla bereketi simgeleyen tanrıça, ayakta, oturmuş ya da uzanmış olarak betimlenir; düzgün vücudu sürekli betimleme konusu olmuştur.

Heykellerin bir bölümünde doğum yaparken görülür. Otururken ya da doğum anındaki bazı heykellerde yanında iki leopar ya da aslan bulunur. Kimi zaman kollarında, çeşitli efsanelere göre tanrıçanın hem çocuğu, hem de sevgilisi olan Attis'i taşır. Ana tanrıçanın kutsal hayvanı olan leopar, hayvanların kraliçesi olduğunu ve doğa üzerindeki sınırsız egemenliğini simgeler.

Attis, Kybele'nin sevgilisidir. Ancak bir zaman sonra Kybele'ye verdiği sözü unutur. Pessinus Kralı'nın kızını sever. Onunla evlenmeye karar verirler. Düğün gecesine Tanrıça Kybele de çağrılıdır. Davete icabet eden Kybele, Attis ile yüz yüze gelir. Attis ne yapacağını bilmez bir haldedir. Kybele'ye verdiği sözü unuttuğu için nedamet duyar. Bu nedametten ötürü cinsel organını hemen orada keser ve kanlar içinde kıvranmaya başlar. Sevgilisinin böyle acı içinde kıvranmasına daha fazla dayanamayan Kybele, Attis'i bir çam ağacına dönüştürerek ona ebediyeti bahşeder. Çam ağacının her mevsim yeşil kalmasının nedeni bu efsaneye dayandırılmaktadır.

Pessinus Mabedi'nde Tanrıça Kybele adına her yıl düzenlenen şenlikler sırasında bu tapınakta rahip olmak isteyen erkeklerin hadım edilmesinin ve kesilen cinsel organlarının bir çam ağacı altına gömülmesinin kökeni buradan kaynaklanmaktadır. Bu inanış daha sonra Sami ırkında (Arap ve Yahudiler) cinsel organı değil ama ucunu (erkeklerde prepusium, kadınlarda klitoris) kesme şeklinde günümüze kadar devam etmiştir

Büyük Ana, Ana Tanrıça ve Girit Adası’nda yer alan İda Dağı’ndan ötürü İdalı Tanrıça gibi adlarla anılan Kybele, Phrygia tanrıçasıdır. Kubaba adındaki başka bir Anadolu tanrıçası ve Yunan mitolojisinde yer alan Rhea ile bir tutulan Kybele, Korybantes adındaki rahipleriyle birlikte gezdiği ormanlık tepelerin tanrıçasıydı. Girit; Gordias’tan sonraki Phrygia Kralı Midas’ın Kybele adına bir tapınak inşa ettirdiği ve adı geçen tanrıçayı Phrygia menşeyli İlkbahar Tanrısı ve çoban Attis’e bağlayan söylencenin ortaya çıktığı Pessinius kentinin yer aldığı Phrygia örneklerinde görüldüğü üzere söylencesi ve ibadeti, yerine göre farklılık arz eden Kybele, dirilen çoban Attis’i, aslanlar tarafından çekilen arabasıyla götürür.

Phrygia’nın Pessinius kentinde bir Baitylos (Tapınma amacıyla dikilen ve tanrısallığın kültürel sembolü sayılan taş) ile temsil edilen Kybele’nin Asya’da ve Asya’nın haricindeki yerlerde de tapınakları mevcuttu. Yunanistan’da yaygınlık gösteren ibadeti, Eski Roma’da Romalılarca M. Ö. 204 yılında benimsenir olmaya başlandı. Eski Yunanlılara göre bu ibadetin, incelikten mahrum olmasına karşılık Romalılar, Kartaca’ya başlattıkları acımasız savaş esnasında tanrıçanın faziletlerinden faydalanmak amacıyla Sibylla Kitapları’nın tesiri altında kalarak Pessinius kentinden aldıkları Baitylos’u Roma’ya götürdüler. İbadeti büyük oranda Romalılaşmasına rağmen uzun zaman Phrygialı rahiplerin elinde kalmasından ötürü istenilen düzeyde yaygınlaşamadı. Roma’da resmen kabul edilen ilk Doğu dini olan Kybele dininin doktrinleri, Roma İmparatorluğu döneminde daha da bariz hale geldi. Hasat Tanrıçası Ceres, ilkel bir tanrıça olan Maia ve Bolluk, Bereket ve Tarım Ürünleri Tanrıçası Ops ile eş değerde tutularak daha da Romalılaştırılan Yeraltı Tanrıçası ve Madencilerin koruyucusu olan Kybele, insanların kaderini saptar, ruhları kötülük yapmaktan korurdu. İbadet şekilleri Yunan Şarap ve Coşkunluk Tanrısı Dionysos ibadeti ile benzerlikler arz ediyordu. Gallus adı verilen rahipler, kadın kılığına bürünmüş erkekliği giderilmiş insanlardı; âyin esnasında, Phrygia flütü, simbal ve Tympanon adı verilen müzik aletleri eşliğinde dans edilirdi: âyin kendinden geçme öz sakatlanmayla nihayete ererdi. Cumhuriyet döneminde Romalılara yasaklanan Kybele ibadeti rahibi olma hususu, zaman içerisinde çözüme bağlandı. Sonradan büyük kentlerde resmi archigallus(Tanrıça Kybele’nin resmi olan yüce rahibi)’luklar kurulur olmaya ve İmparator, Quindecemir (olağanüstü hallerde senatonun talimatıyla tetkik ettikleri Sibylla Kitaplarını muhafaza etmek ve tefsir etmekle yükümlü olan on beş rahipten biri)’leriyle beraber aşama sırasının en üst makamına oturdu. Rahipler sınıfı, ağaç taşıyıcılar anlamına gelen dendrophorus ve kamış taşıyıcılar anlamına gelen Cannophorus kurullarıyla törenler esnasında yaptıkları görevlere göre isimlendirilen korybantes adındaki rahiplerden meydana geliyordu.

Kırk civarındaki isimle ve farklı ülkelerde meydana çıkan Kybele ibadetine dair bulguların en eskileri, Çatalhöyük ve Hacılarda gerçekleştirilen kazılar neticesinde gün ışığına çıkarıldı (M.Ö. 6500–7000). Analığa, kadınlığa ve kızlığa dair vasıflar taşıyan, doğayı, canlılığı, semereliği ve üretken olmayı sembolize eden Ana Tanrıça Kybele, Anadolu halkları tarafından ana erkil dönemde yaratıldı. Anıt ve heykelciklerinde çok memeli, üçgen şekilli kadınlık organı ve sağlam bünyeye sahip bir tanrıça olarak görülen Kybele’nin ayı, geyik, aslan, üzüm bağı, çocuk ve sevgili yerini alan küçük bir erkek (Adonis, Attis), kulelerden taç vb. figürlerin yanı sıra ölümsüzlüğü sembolize eden çam ağacıyla, sonradan Yunan Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite’e armağan edilen menekşe, Frigyalılar döneminde tanrıça Kybele’nin işaretleri olarak kabul görürdü. Zamanımızdan 9000 yıl öncesine değin uzanan Ana Tanrıça heykellerinde yer alan motiflerle, Anadolu halk sanatı motifleri arasında inanılmaz derecede benzerlikler bulunmaktadır. Her yıl baharda Kybele anısına gerçekleştirilen Attis(Adonis) Şenlikleri ile günümüzde hâlâ Manisa ve Aydın civarında gerçekleştirilen Mesir Bayramı ve Hıdırellez arasında benzerlikler mevcuttur.

Ancak yoğun bir dinî vecde gelmeyle Kybele rahipleri kendilerini enerler ve böylece Attis (Adonis) Efsanesi’nde olduğu üzere kaybedilen erkeklik gücü Ana toprağa bolluk verir, doğa yeni baştan canlanmaya başlardı. Araştırıcıların bazıları Müslümanlıktaki sünnet ananesiyle, Hristiyanlıktaki İsa-Meryem motifinin Kybele ibadetinden ileri geldiğini öne sürerler. Nitekim Meryem Ana’nın, Kybele’nin, Yunan Av Tanrıçası Artemis adı altında meydana çıktığı Efes kentinde yaşamının son zamanlarını geçirdiği rivayet edilir. Öte taraftan Kybele anısına bir kara taş diken İbraniler, bu taşa Eleah adını koymuşlardı. Sonrasında Tevrat’ta yer alan tek tanrı, Kybele’nin ve akabinde Aphrodite’in sevgilisi ve çocuğu Adonis’i çağrıştıran Adonay adıyla yâd edilir. Müslümanlar da, Arapların puta tapınma zamanından kalma Hacer-ül Esved adındaki benzer bir kara taşı kutsal olarak kabul ederler. Söz konusu olan bu taş, Ana Tanrıça’yı sembolize eder ve bazı araştırıcılar tarafından öne sürüldüğü üzere kuvvetli bir ihtimalle Kâbe de adını Tanrıça Kybele’den almıştı. Anadolu’nun Karadeniz, Ege, Marmara, Doğu ve Güney yörelerinde çeşitli adlar altında anılan Ana Tanrıça, çok değişik halklarca binlerce yıl tapınım görmüştür. Anadolu’yu yurt edinen savaşçı kadınlar olan Amazonların, Ana Tanrıça ibadetinin önemli bir kaynağını teşkil ettiği rivayet edilir. M. Ö. VIII. yy’da yaşayan Yunan epik şairi Homeros’un destanlarında isim verilmeden kendisinden söz edilen Tanrıça Kybele’nin en muhteşem dönemi, pek çok ülkeye Pyrygialı tanrıça olarak girdiği Phrygialılar dönemidir.

Her yıl “15 Mart- 27 Mart” tarihleri arasında Roma’da birbirinden ayrı düşünülmeyen Ana Tanrıça Kybele ile İlkbahar Tanrısı Attis’in Söylencesel hikâyesinin mümessili olan büyükçe bir şenlik düzenlenirdi. 15 Mart’ta, Kamışın Getirilişi (Cana intrat) Günü’nde bir boğa kurban olarak kesilir ve ayin alayı yapılırdı. Mart’ın 22’sinde Ağacın getirilişi anlamına gelen Arbor Antrat Günü’nde İlkbahar Tanrısı Attis’in sakatlanmasının sembolü olan mukaddes çam ağacı merasimle tapınağa taşınırdı. Kan Günü anlamına gelen Dies Sanguinis’in yapıldığı 24 Mart günü, en sert şekilde, tatbik edilen ve çoğunlukla Taurobolium adındaki kurban ayininin gerçekleştirildiği bir matem günüydü. 25 Mart günü Hilaria adıyla anılan Attis’in tekrar canlanışı kutlanırken 27 Mart’ta da Ana Tanrıça’nın yontusu suyun içine konurdu. Megalesia Şenlikleri M. Ö. l0- M.S. 54 yılları arasında yaşayıp M. S. 41–54 yılları arasında egemen olan Roma İmparatoru Teberius Claudius Cessar Augustus Germanicus döneminden başlayarak her yıl 4 Nisan- 10 Nisan tarihleri arasında kutlandı.

 

LADDA

Yunan mitolojisine göre Teb kralı Nekte’nin Antiope adlı kızı ile yarı-insan yarı-hayvan görünümlü tanrısal varlıklar olan Satyrler kılığına girerek kendisini iğfal eden Baştanrı Zeus’un oğlu Amphion'un kızıdır. Hem topal hem de çok çirkinmiş. Bundan ötürü kimse onunla oyun oynamak ya da onun yanında görünmek istemezmiş. Yaşıtları tarafından sürekli dışlanır,   hor görülürmüş. Onunla konuşmaktan hoşlanmazlarmış, sürekli onur kırıcı sözlerle azarlarlarmış, onu. Bundan ötürü hiç arkadaş edinemeyen Ladda, içine kapanık bir kız olarak büyür. Dört duvar arasında geçmiş yaşamı. Aradan yıllar geçmiş ve Ladda, evlilik çağına gelmiş. Evde kalma korkusuyla kendisine talip olan ilk kişiyle, yani Aetion’la evlenir. Tanrı sözcüleri olan kâhinler, bu çirkin kadından doğacak çocuğun günün birinde Korinthos'a kral olacağını haber verirler. Aetion’dan hamile kalan Ladda, dokuz ay sonra bir erkek çocuk doğurur ve böylece kehanetin ilk ayağı gerçekleşmiş olur. Bu çirkin kadının bir erkek çocuğu dünyaya getirdiği haberini alan halk tarafından tutulan on seçme katil, çocuğu öldürmekle görevlendirilir. Bu on seçme katil, çocuğun bulunduğu eve giderler. Annesinin yakarılarına kulak tıkayan katiller, çocuğu öldürmek için annesinden alıp dışarı çıkarırlar. Annesi kendini yerden yere vurur, saçlarını yolar. Ama söz dinletemez katillere. Çocuğu dışarı çıkaran katiller, çocuğu boğazlamak için yüzündeki örtüyü kaldırırlar. Mışıl mışıl uyuyan çocuğun yüzünde taşı bile yumuşatacak bir masumiyet varmış. Çocuğun yüzündeki bu masumiyet, katilleri öylesine etkilemiş ki hiçbiri ona zarar vermeye kıyamamış ve gerisin geriye dönüp gitmişler.

 

LAODAMEİA

Yunan mitolojisine göre Argonautlar Seferi’ne katılan Teselya’nın efsanevî kralı Akastos’un kızı olan Laodameia, Truva Savaşı sırasında, Truva önünde kıyıya ayak basınca öldürülen ilk Yunanlı olan Protesilaos’un karısıdır. Kırk savaş gemisiyle Truva Savaşı’na katılan Protesilaos, Truva önlerinde kıyıya ayak basar basmaz öldürülen ilk kişidir. Kocası Protesilaos’u çok seviyordu. Onun yokluğuna dayanamaz, acılar içinde kıvranan Laodameia. Her gün bu acılarla boğuşan Laodameia, ölümü sonrasında dönemim en ünlü heykeltıraşlarından birine kocası Protesilaos’a benzeyen bir heykel yaptırır. Bu heykelle birlikte olmak acılarını gideriyormuş, Laodameia’nın. Onun için zamanının büyük bir bölümünü bu heykelin yanında geçirmeye başlamış. Canlıymış gibi onunla konuşmaya, hatta sevişmeye başlamış. Günlerini, onunla avunarak geçirmeye çalışırmış. Eli işe, güce varmaz olmuş. Onun bu durumu, babasını kahrediyormuş. Heykeli yok edince kızının düzeleceğini düşünen babası, günün birinde bu heykeli yaktırmış. Kocasının heykelinin tutuşup yandığını gören Laodameia da kendini, kocasının heykelini yakan ateşe atarak onunla birlikte yok olur.

 

LAODİKE

Yunan mitolojisine göre Atina’nın efsanevî kralı Theseus’un oğlu Akamas’ın sevgilisi olan Laodike, Homeros’a göre en bilge kişilerden biri olan Antenor’un Heliakon adındaki oğlunun karısıdır. Son Truva kralı Priamos ile Hekabe’nin kızıdır. Dünyada benzerine çok ender rastlanan güzellikte bir kızdır. Gençler, onu elde etmek için peşinden koşturup dururlar. Dünyalar güzeli Laodike pek aldırış etmez onlara. Öyle her önüne çıkana evet demesi yakışık almaz. Hem bir prenses hem de çok cazibeli bir kızdır. Günün birinde, babasının kralı olduğu Troya’ya bir elçi gelir. Elçi son derece yakışıklı ve centilmendir. Günün birinde bir yemekte bir araya gelirler, bu dünyalar güzeli kız ile yakışıklı elçi. İlk karşılaşmada bir elektriklenme olur aralarında. İkisi de hoşlanır biribirlerinden. Sonra sık sık buluşmalar başlar ve bu buluşmaların birinde birlikte olurlar. Henüz çok genç olan Laodike, bu birliktelik sonrasında hamile kalır. Neticede Troya'ya gelen bu elçiden bir oğlu olur.

Kimi kaynaklar tarafından da Akamas’ın oğlu olarak gösterilen bu çocuğunun ölümü üzerine kendini bir uçurumdan aşağı atarak intihar eder. Kimi kaynaklara göre de Truva’nın düşüşü sırasında Akhalıların önünden kaçarken toprak tarafından yutulduğu rivayet edilir.

 

LARA

Mitolojide su perisi anlamına gelen Lara, Latium Irmağı’nın perisidir. Roma mitolojisinde dedikoduyu ve aynı zamanda kesin bir sessizliği yani ölümü simgeler.

Güzel bir ilkbahar gecesidir. Günün yorgunluğunu gidermek için uzanıp dinleniyormuş, Baştanrı Jüpiter.  Aynı zamanda kız kardeşi olan karısı Juno, durup dururken çapkınlıklarını yüzüne vurarak O’nu köşeye sıkıştırmaya çalışır. Koca dünyayı yöneten Jüpiter, Juno’ya pabuç bırakır mı hiç? Verir ağzının payını. Sonra da kapıyı çarpıp çıkar dışarı. Bir süre oradan dünyayı izler. Hiç de inesi yoktu, oradan aşağıya. Ama Juno’ya inat süzüle süzüle iner dünyaya. Birkaç tur attıktan sonra yorgunluğunu gidermek için karanlık geceyi aydınlatan dolunayın kuytu karanlığındaki ormanlığın ortasında usul usul akıp giden bir Irmağın kıyısında oturur. Burada dinlenirken birden bir peri kızı görünür, gözüne. Bunun, önce bir hayal olduğunu sanan Jüpiter, birden irkilip kendine gelir. Sonra bir daha dikkatli bir şekilde bakar o yöne. Bu hayal falan değil, gerçeğin ta kendisi, der kendi kendine. Dünyalar güzeli bir kız duruyor karşısında. Hemen yaklaşır, kendisine. Adını sorar bu dünyalar güzeli genç kıza. Bir içim su kadar güzel kız; adım Juturne der. Jüpiter de tanıtır kendini. Sonra da altından girip üstünden çıkarak kızı birlikte olmaya ikna eder ve birlikte olurlar. Onların bu birlikteliğine gözleriyle tanık olan Latium Irmağı’nın perisi Lara, hemen durumu Juno’ya aktarır. Zaten araları limoni olan Juno ile Jüpiter arasında kıyametler kopmaya başlar. Bunun üzerine Jüpiter, Juturne ile birlikteliklerini karısı Juno'ya anlatan Lara’nın dilini keserek onu Tüccar ve Hırsızlar Tanrısı Mercurius ile birlikte Ölüler Ülkesi’ne yollar. Ancak bu güzel periye âşık olan Mercurius, bu güzel periyle birlikte yaşamaya başlar ve bu evliliklerinden Larlar dünyaya gelir.

Latin şairi Ovidius'a göre Lara'nın asıl adı, geveze anlamına gelen "Lala"dır. Latium'un bir su perisi olan Lara, Jüpiter'in buyruklarına karşı gelir. Juturna'ya gönül veren Tanrı, ona sahip olabilmek için Nymphalar’ın tamamından yardım ister. Lara, yardımdan kaçındığı gibi baş tanrının bu tutkusunu karısı Juno'ya bildirir. Buna öfkelenen Jüpiter, Lara’nın dilini koparır. Sonra da kılavuz tanrı Mercurius’a bu geveze periyi Ölüler Ülkesi’ne götürmesini buyurur. Ama görür görmez Lara’ya âşık olan Mercurius, yolda onunla birlikte olur. Bu birliktelikten hamile kalan Lara, Lares adı verilen olan tanrıları doğurur.

 

LİLİTHEFSANESİ

Musevi Kabbalası olan Zohar’da yer alan Lilith Efsanesi özetle şöyledir: ''İlk olarak Âdem’i yaratan Tanrı, onun yalnız olmasını uygun bulmadığı için topraktan bir kadın yaratır ve ona Lilith adını verir. Ama Âdem ile Lilith kavga etmeye başladılar. Lilith, Âdem’le birlikte olmak istemiyor. Zira birlikte oldukları zaman Âdem’in hep üstüne çıkmasını içine sindiremiyor. Kendisinin de Âdem gibi topraktan yaratıldığını, bir başka ifadeyle eşit olduklarını söylüyordu. Anlaşmazlık, Lilith’in Tanrı'nın kutsal isimlerinden birini kullanıp göğe uçuncaya kadar hep devam eder. Tanrı'ya yakarıda bulunan Âdem, Lilith’in kendisini terk ettiğini söyler. Tanrı, bu sorunu çözüme kavuşturmak için üç melek görevlendirir. Bunlara, Lilith'i geri getirmelerini  geri dönmediği takdirde her gün yüz çocuğunun öldürüleceğini söylemelerini  emreder. Ama Lilith, tüm çabalara rağmen geri dönmek istemez. Tanrının adına yemin ederek meleklere  onların adı ya da şekillerinin yazılı olan muskaları taşıyan çocukları koruya- cağını söyler. O günden itibaren Lilith,  meleklerin isimlerini gördüğü zaman yeminini hep hatırlayıp küçük çocukları korur.

Efsanenin bir başka sürümü de şöyledir: Tanrı, Âdem adını verdiği ilk insana, yaşayan her canlının adını öğretir ve bu canlıların dişi ve erkek olmak üzere iki tür olduklarını gösterir. Birer çift olan canlıların birbirlerine duyduğu aşkı kıskanmaya başlar. Âdem, Tanrı'ya bu haksızlığı gidermesi için yakarıda bulunur. Bunun üzerine Tanrı, ilk kadın olan Lilith'i yaratır. Onu da Âdem gibi balçıktan oluşturur. Ama bu kez saf toprak yerine Âdem’den arta kalan tortuları kullanmıştır. Âdem ile Lilith hiç bir zaman barış içinde olamamışlar. Âdem’in birlikte olma isteği her zaman Lilith tarafından reddedilmiştir. Zira birliktelik sırasında hep kendisinin altta yatmasına karşı çıkar.  ''Niçin ben, hep altta yatıyormuşum? Ben de senin gibi topraktan yaratıldım ve seninle eşitim” der. Bunun üzerine Âdem, ona karşı zor kullanır. Âdem’in zor kullanmasına öfkeyle karşı koyan Lilith, Tanrı’nın adını kullanarak göğe yükselir ve onu terk eder. Durumdan haberdar edilen Tanrı tarafından görevlendirilen melekler, Lilith'e gecikmeden Âdem’e geri dönmesini söylerler. Ancak Lilith; ''Tanrı, beni yeni doğmuş çocuklara yaşam vermekle görevlendirdi. Yemin ederim onları esirgeyeceğim'' der. Lilith'in sözü kabul edilir.

İster çok tanrılı dinlerde olsun, isterse tek tanrılı dinlerde olsun yaratılışta öncelik sırası hep erkektedir. Kadın ikinci sıradadır, her zaman. Müslümanlık inancında da durum aynıdır. Önce Âdem yaratılır. Ona eş olarak Lilith yaratılır. Ancak Âdem saf topraktan yaratıldığı halde Lilith yaratılırken saf toprak yerine Âdem’den arta kalan tortular kullanılarak yaratılır.

Bu yaratılış aşamasından sonra bu ilk insan çifti, cennet bahçesinde birlikte yaşamaya başlarlar. Ancak bu birliktelik, hiç de mutlu bir birliktelik değil. İlk günden itibaren anlaşmazlıklar çıkar ortaya. Âdem, Lilith’in olaylara farklı yaklaşmasını, bahçeyi temiz ve düzenli tutma konusunda isteksiz davranmasını ve kendisine gereği gibi hizmet etmemesini eleştirir.

Ama üzerinde durulması gereken asıl konu, cinsel birliktelik esnasında kadının sürekli altta olmasını isteyen Âdem’in bunu da kadına üstünlüğünün bir gereği olarak görmesidir. İkimiz de topraktan yaratıldığımıza göre ikimizin eşit olası gerekir diyen Lilith, cinsel birliktelik esnasında kadının sürekli altta kalma pozisyonunu onur kırıcı bulduğu için buna şiddetle karşı çıkar.

Kısacası anlaşmazlığın temel nedeni, Âdem’in sürekli kadına üstünlük taslaması, ona hükmetmeye çalışmasıdır. Lilith ise aynı topraktan yaratılan iki kişinin de her konuda eşit olmaları gerektiğini savunur ve erkeğin, kendisinden üstün olmak istemesini anlamsız bulur.

Âdem kendini, bağışlayan, bereketli gökyüzüne; Lilith'i de ürün veren toprağa benzeterek bu şekilde birleşmek konusunda diretir. Âdem tavırlarında ısrarcı olunca, Lilith, birlikte yaşamalarının olanaksız olduğuna karar verip Tanrı'nın söylenmemesi gereken adını anarak (ki bu isim cennetten çıkış için tek paroladır) göğe doğru yükselir. Kendisine sunulan olanakları terk eden Lilith'in yeri artık dışlanmışların arasındadır. Çevresindeki cinlerle ve cinlerin kralı Samael (Şeytan) ile cinsel ilişki içine girer ve onlardan her gün yüz çocuk doğurur.

Lilith’in ayrılmasından sonra cennette tek başına kalan Âdem, Lilith'i geri getirmesi için Tanrı'ya yakarmaya başlar. Bunun üzerine Tanrı, Senoy, Sansenoy ve Semangelof isimliüç meleği elçi olarak gönderip 'evine dön' çağrısı yaptırır Lilith'e. Bu çağrıya uymaması durumunda her gün yüz çocuğunun öldürüleceğini bildirir ona. Ama Lilith, geri dönmesinin kesinlikle söz konusu olamayacağını söyler. Bunun üzerine Tanrı’nın buyruğu yerine getirilerek her gün yüz çocuğu öldürülür.

Lilith, çocuklarının öldürülmesinden duyduğu acıyla bundan sonra Âdem soyundan gelen bütün insan yavrularının, hamile ve doğum yapmakta olan kadınlarla bebeklerin baş düşmanı olmaya yemin eder. Erkek çocuklarının doğduktan sonra ilk sekiz gün içinde, kız çocuklarının ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınında üç meleğin ismi veya sureti bulunan çocuklara dokunmayacaktır.

Lilith'in evine dönmemekte ısrarlı olduğunu gören Tanrı, Âdem’in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır. Zira bu yeni kadının, Âdem’den bir parça olduğu için, ona karşı çıkmayacağını düşünmektedir. Havva, Lilith'e o kadar çok benzemektedir ki Âdem uyandığı zaman yanında bulduğu kadının, başka biri olduğunu anlamaz. Onun, kendisine Lilith gibi karşı çıkmadığı gibi boyun eğmesini ise 'nihayet hidayete erip yola geldi' şeklinde yorumlar.

Adı, İbranice'de "geceye ait olan" anlamına gelen Lilith, çağlar boyu kadınlara atfedilebilecek olumsuz özelliklerin tamamının taşıyıcısı olmuş: Baştan çıkarıcı, fahişe, cadı, vampir, cinlerin başı, gece canavarı vb. gibi unvanlar, onun unvanlarından bazılarıdır. Saf, edilgen cinselliği ancak yasak meyveyi tadınca öğrenen (böylece Âdem’i kandırabilecek kadar kurnaz ve baştan çıkarıcı da olabilen) Havva'nın aksine, ta başından beri gücünün ve cinselliğinin bilincinde olan Lilith, yeri geldiği zaman da bunları kullanmaktan imtina etmez.

Âdem’in ilk eşi Lilith'e daha sonra 9. ya da 10. yüzyıllara ait "Ben Sira Alfabesi"nde rastlıyoruz. Metnin ana kahramanı, M.Ö. 600'lü yıllarda yaşadığı tahmin edilen Ben Sira. Ancak yazarın kim olduğu konusunda net bir bilgi mevcut değil. Bu el yazmasına göre Tanrı, topraktan Âdem ve Lilith'i yaratmıştı. İlgili bölüm şöyle devam ediyor: "Kısa bir süre sonra birbiriyle kavga etmeye başlarlar. Âdem’e şöyle der: Ben altta yatmak istemiyorum. Ama Âdem: Ben altta değil, üstte yatmak istiyorum, çünkü sen altta yatacak kişi olarak belirlendin. Lilith ona: İkimiz de aynı haklara sahibiz, çünkü ikimiz de topraktan yaratıldık. Ama ikisi de birbirini dinlemez." Bunun üzerine gökyüzüne yükselen Lilith gözden kaybolur. Tanrı tarafından görevli kılınan üç meleğin, Lilith'i evine geri dönmeye ikna çalışmaları bir sonuç vermeyince Tanrı, Âdem için bu kez Havva'yı yaratır.

Bir başka bölümde de Lilith üç meleğe şöyle der: "Ben çocuklara zarar vermek üzere yaratıldım, doğumdan sonraki ilk sekiz gün içinde erkek çocuklarına, yirmi gün içinde de kız çocuklarına. (Ama) Yemin ederim: Sizi ya da görüntünüzü bir muska ya da tılsım üstünde görürsem, o çocuğa hiçbir zarar vermeyeceğim." O günden bu yana çeşitli kültürlerde, yeni doğan çocukların kötü kalpli Lilith'e karşı korunması için özel tılsımlar kullanılmaya başlandı. Lilith'in halk inanışlarında varlığını yıllarca korumasının ve bir gün gelip de bir şekilde cadılarla ilişkilendirilmesi bundan kaynaklanmaktadır.

Lilith efsanesi; Ortaçağ'ın başlangıcında, Yahudilerin gizlemli yazması Kabala'da da (Yahudi ruhbanlarının, asırlardır birbirlerine aktardıkları ve Kutsal Kitap'ın "gizli anlamları"yla iştigal eden bir tür okültizm -gizlicilik- ve mistisizm) yer almaş. Burada erkekleri baştan çıkaran ve uğursuzluk getiren dişi şeytan olarak tarif ediliyor: "Her türlü süs malzemesiyle süslenip cilveli bir kadına dönüşüyor. Onun süsü, gül gibi kırmızı saçları. Sözleri yağ gibi yumuşak, dudakları dünyadaki her şeyden daha tatlı. Ona yönelen ve (afrodizyak olarak yılan zehriyle karıştırılmış) şaraptan içen aptallar onunla zina yaparlar." Ama sonra uyandıklarında onları öldürür ve cehennemin tam ortasına atar. Aslında onun niyeti sadece erkekleri baştan çıkarıp çok sayıda çocuk doğurmaktır.

Kabalacılar için Lilith; temiz olmayan, fahişe bir kadının sembolüdür. Kabala'daki bir paragrafta, ayrıldıktan sonra Âdem’i yeniden baştan çıkardığı yazıyor. İşlediği bu günahtan sonra Âdem, 130 yıl cinsel perhizli yaşar. Âdem, böyle bir şeyin tekrar başına gelmemesi için, kendini dikenlerle korumaya çalışır. Ancak uyurken Lilith Âdem’in üstüne çıkar ve onu uyararak boşalmasını sağlar. Lilith, bunun ardından "insanlığa ceza" olarak adlandırılan yaratıkları dünyaya getirir. Kabala'nın bir başka yerinde de şöyle yazıyor: "Lilith en sonunda orada burada dolaşarak insanoğullarına sarkıntılık eder ve kendi kendilerini kirletmelerini sağlar." Bunun ardından adı "tohum hırsızı"na çıkar.

Zohar bir başka ifadeyle Musevi Kabbalası´nın yorumlarında ve 5 Aralık 1897–21 Şubat 1982 tarihleri arasında yaşayan Yahudi filozof ve tarihçi Gershom Scholem´in (Major Trends in Jewish Mysticism, sayfa 174) adlı yapıtında Lilith’e ilişkin büyük olasılıkla daha eskilere yönelik göndermeler bulunmaktadır. Buna karşın ayrıntılı bir araştırmanın yapıldığını söylemek olanaksızdır.

Sırada bir başka kaynakta yazılanlar var: Kralın küçük oğlu hastadır; Kral Nebuchadnezzar; büyücü Ben Sira´ya "Oğlum iyileşsin, eğer bunu yapmazsan seni öldüreceğim." der. Ben Sira oturur ve üzerinde kutsal isimlerin yazılı olduğu bir tılsım yani bir madalyon hazırlar. Tılsımda, şifa verici meleklerin isimleri, şekilleri, kanatları, elleri ve ayakları görünerek çizilmiştir. Nebuchadnezzar tılsıma bakar; "Bu kim?" der ve Ben Sari anlatır;

"Bunlar tıp melekleri Snvi, Snsvi ve Smnglof. Tanrı Âdem´i yarattıktan sonra onun yalnız olduğunu gördü ve adamın yalnız olmasının iyi olmadığına karar verdi (Tevrat/Genesis 2:18). Tanrı Âdem için topraktan bir kadın yarattı ve ona Lilith adını verdi ama Âdem ve Lilith kavga etmeye başladılar. Lilith Âdem´le yatmak istemiyor, birleştiklerinde hep üstüne çıkmasına karşı çıkıyor ve kendisinin de Âdem gibi topraktan yaratıldığını yani eşit olduklarını söylüyordu. Anlaşmazlık sürdü, gitti ta ki Lilith Tanrı´nın kutsal isimlerinden birisini kullanıp, göğe uçuncaya kadar. Âdem Tanrı´ya dua etti ve kadının kendisini terk ettiğini söyledi. Bunun üzerine Tanrı üç meleğini, Lilith´i geri getirmeleri için görevlendirdi ve eğer Lilith Âdem´e geri dönmeyi kabul etmezse, her gün yüz çocuğunun öleceğini söylemelerini emretti. Melekler Tanrı´nın yanından ayrılarak Lilith´i izlediler ve onu Mısırlıların intihar etmek için kullandıkları suyun ortasındaki adacıkta bulup, Tanrı´nın sözlerini tekrarladılar ama Lilith geri dönmek istemedi, bu kez melekler onu suya batırıp, boğacaklarını söylediler. Lilith cevap verdi; "Beni rahat bırakın, sadece hastalıklı bebekler doğuruyorum; eğer erkek bir bebek olursa doğumdan sonra 8 gün, kız bebek olursa 20 gün onun kölesi olacağım." dedi. Melekler ısrar etmeye devam ettiler ama Lilith Tanrı´nın adına yemin ederek meleklere; "Ne zaman isimlerinizi veya şekillerinizi bir muskanın üzerinde görürsem, onu takan bebeğe yaşam vermeyeceğim." dedi ve her gün yüz çocuğunun ölmesini kabul etti. Anlatılana göre her gün yüz şeytan aynı nedenden öldü ve bizler o günden bu yana, o meleklerin isimlerini küçük çocukların boyunlarına asılı muskalara yazdık. Lilith meleklerin isimlerini her gördüğünde yeminini hatırlar ve çocukları korur."

Ben Sira tarafından Kral´a anlatılanlar bununla sınırlı, ancak efsanenin bir başka sürümü daha mevcuttur; Batılı birçok insana göre Tanrı, Yaradılış´ın Altıncı Günü´nde insanı ve kadını kendi suretinde yaratmış. Daha sonra ona dünyayı bahşetmiştir. Ancak o anda Havva henüz yoktur, ortada. Tanrı, Âdem adını verdiği ilk insana yaşayan her canlının adını öğretir ve dişi, erkek olarak iki ayrı cins olduklarını gösterir. Âdem´in o sıralarda 20 yaşlarında olduğu zannedilir ve Âdem, sonunda hepsi birer çift olan canlıların birbirlerine duydukları aşkı kıskanmaya başladı. Her dişi canlı ile beraber olmaya çalıştı ama tatmin olmayınca haykırarak; "Hepsi canlı ama ben uygun eş değilim." dedi ve Tanrı´ya bu haksızlığı gidermesi için dua etti.

Bu konudaki bir başka anlatı da şöyledir:

“Ve Tanrı ilk kadını, Lilith´i yaptı. Onu da Âdem gibi oluşturdu, ama bu kez saf toprak yerine Âdem´den kalan tortuları kullanmıştı. Âdem´in artıklarından Naamah ve Asmodeus başta olmak üzere sayısız cin türemişti ve bunlar, insanlığın başına nesiller boyu dert olacaklardı. Hatta bin yıllar sonra Lilith ve Naamah, cinlere hükmeden Peygamber Kral Süleyman´ın Kudüs’te fahişeleri yargılamasına çağrıldılar. Âdem ve Lilith asla barış içinde olmadılar, Âdem ne zaman Lilith´le yatmak istediyse reddedildi; Lilith yere uzanmak istemiyor ve; "Niçin seninle yatmalıyım?" diyor ve soruyordu; "Ben de topraktan yapıldım ve seninle eşitim." Âdem onu zorladı ve güç kullandı ama Lilith öfkeyle karşı koyarak, Tanrı´nın sihirli adını kullanarak göğe yükseldi ve onu terk etti. Âdem Tanrı´ya şikâyet etti; Tanrı ilk olarak meleklerinden Senoy, Sansenoy ve Semangelof´u yollayarak, Lilith´i geri getirmelerini emretti. Melekler Lilith´i, Kızıl Deniz yakınında buldular; orası şehvet şeytanlarının yeriydi. Melekler Lilith´e gecikmeden Âdem´e geri dönmesini aksi halde onu boğacaklarını söylediler. Lilith cevap verdi; "Burada kaldıktan sonra Âdem´e namuslu bir ev kadını olarak nasıl geri dönebilirim?" Melekler ısrar edince Lilith cevap verdi; "Tanrı beni yeni doğmuş çocuklara yaşam vermekle görevlendirdi. Erkek çocuklar yaşamın sekizinci gününde sünnet olduklarında, kızlar ise yirminci günde ölecekler. Eğer ben sizin isimlerinizi veya görüntülerinizi yeni doğmuş bir bebeğe takılı bir madalyonun üstünde görürsem, yemin ederim onları esirgeyeceğim." Lilith´in sözü kabul edildi ama Tanrı onu cezalandırdı ve her gün onun cin bebeklerinden yüz tanesi öldü. Lilith insan bebekleri öldüremedi çünkü hepsinde melek muskaları takılıydı ve kendi sözüne karşı gelemedi.”

Geçmişi tek tanrılı dinlerin çok daha öncesine, eski Mezopotamya uygarlıklarına değin dayanan ve genellikle Sümer ve Babil panteonlarında yer alan Rüzgâr Tanrıçası Lilitu ile ilişkilendirilen Lilith, Babil metinlerinden birine göre, Eski Doğu dinlerinde şehvetli aşkın, tutkunun ve yoldan çıkarıcılığın tanrıçası olarak kabul gören İştar’ın tapınak fahişesidir. Bu özelliklerinden ötürü fahişelerin, özel olarak da kült olan tapınak fahişelerinin koruyucu tanrıçasıdır.

Tapınak fahişeliği meşru bir işti. Herodotos’tan günümüze değin gelen yazılarına göre Babil'de her genç kız, bir kez yabancı bir erkekle cinsel ilişkiye girmek zorundadır. Ancak, bu tapınak fahişeliği kesinlikle aşağılayıcı bir iş olarak görülmüyordu. Yabancı erkeklerin, Babilliler tarafından tanrı olarak görüldüğü kanısı yaygındır. Kendilerini onlara teslim eden genç kızlar, sembolik olarak tanrıların eşi haline geliyor ve kutsallaşıyorlardı.

Lilith'e özgü kimi vasıflarını Babil'in kötü tanrıçası Lamatsu'da görmek mümkündür. Lamatsu, halk arasında albastı ya da loğusa hastalığı adıyla bilinen rahatsızlığın oluşmasına yol açıyor, hamile kadınlara zarar verip yeni doğan bebekleri öldürme çabasına girişiyordu. 

Bazı kaynaklara göre Lilith, Saba Melikesi´ne karşı Zmargad´ın kraliçesi oldu ve cinlerine Job´un oğullarını öldürttü. Ama Âdem´in laneti sürüyordu, Âdem Cennet´ten düşüşe kadar Lilith´e lanet etmeyi sürdürdü. Lilith ve melek Naamah intikam olarak insan bebekleri boğup öldüremediler ama erkeklerin rüyalarına ayartıcı olarak girdiler ve yanlız uyuyanların bazıları onların kurbanı oldular.

 

LUNA

Yunan mitolojisindeki Ay Tanrıçası Selene’nin karşılığı olan Luna, Roma Ay Tanrıçası’dır. Zira Latince’de Luna, “ay” anlamındadır.  Titanlardan biridir. Aynı zamanda kardeş olan Hyperion ve Aethra’nın kızlarıdır. Ayın ‘Dolunay’ evresini simgeleyen, doğurgan, hamile, tam dişi ve anneliği yaşayan Luna, gecenin, gel-git olayının, doğumun, emzirmenin, mastürbasyonun ve yılın aylarının yönetenidir.

Luna’nın birçok sevgilisi olduğu rivayet edilir. Baştanrı Jüpiter ile birlikteliklerinden Parlaklık Tanrıçası Pandeia, Çiy Tanrıçası Ersa ve peri/tanrıça Nemeia olmak üzere üç kızı, aynı zamanda kardeşi olan Sol İndiges (Helios)’ten Doğa ve Zamanların Tanrıçaları (Mevsim Tanrıçaları) olan Eirene, Dike ve Eunomia doğar. Musaios adındaki şair oğlunun kimden olduğu bilinmeyen Luna’nın, genellikle köylü kılığında betimlenmiş kır tanrısı Silvanus ile birliktelik yaşadığı da söylenmektedir. Ancak Luna’nın en büyük aşkı Endymion’dur. Ondan, tamamı da Ay Tanrıçaları olan elli kız doğurur. Endymion, kimi anlatılarda çoban, kimi anlatılarda prens, kimi anlatılarda Elis Kralı olarak gösterilir.

Bu konudaki efsaneye şöyledir:

Kavalından başka hiçbir mal varlığı olmayan yoksul bir çobandır, Endymion. Beşparmak Dağı’nda sürülerini otlatarak geçirirmiş, yılın on iki ayını. Gündüzleri sarp kayalıklarda otlayan keçileriyle dağ bayır gezen Endymion,  buraların enva çeşit çiçek kokulu havasıyla büyümüş. Kalabalık kentlerdeki hemcinslerine olan özlemini biricik dostu ve sırdaşı olan kavalıyla dile getiren Endymion, dağ başında özgürlüğün tadını yaşamaktadır. Sevincini de, özlemini de onunla dile getirir, Endymion. Yalnız özlemini ve sevincini dile getirmekle kalmıyor. Aynı zamanda karlı dorukların, yeşil çimenlerin, rengârenk yapraklarla bezenmiş ağaçların dallarında cıvıl cıvıl ötüşen kuşların, ninni söylercesine akan suların da seslerini duyururdu, Endymion’un kavalı.

Ay Tanrıçası Luna’nın dışında, ne kavalını üflerken kimse görürdü ıssız Beşparmak Dağlarındaki Endymion’u, ne de dolunayın aydınlattığı geceleri çayırın yemyeşil otları üzerinde sere serpe uzanıp uyurken… Evet, bir tek Luna görürdü onun adaleli bedenini, erkeksi güzelliğini ve yakışıklılığını. Her gece gökyüzünde onu izleye izleye kaptırmıştı, gönlünü ona. Her gece gümüş rengi ışığıyla üzerine eğilir öpermiş onu. O da, üzerine sere serpe uzandığı çayırda kollarını açıp karşılarmış, Luna’yı.

Ama ne yazık ki kimi zaman uzun uzun, kimi zaman daha kısa süre görüşüp gönüllerince sevişen bu iki sevgili, kimi karanlık gecelerde de hiç görüşüp sevişmezlermiş. Bu karanlık gecelerde de hasretle beklerlermiş birlikte olmayı. Ama bu bekleyiş, çok uzun sürmezdi. İlk ay, gece gökyüzünde belirmeye başladı mı Luna ile Endymion yeniden kucaklaşıp aşkın tadını çıkarırlarmış. Her buluşmada ilk defa buluşuyormuş gibi olurlar hiç tatmadıkları bir tadı dudaklarında eme eme doyamazlarmış. Endymion ile Luna için sevgi, ışığın ta kendisiymiş.

Ölümsüzler, her ne kadar ölümlülerin mutluluklarını kıskanmış olsalar da Jüpiter, Luna ile Endymion’un bu hep yenilenen bitimsiz sevgilerinden haz duyarmış. Beşparmak Dağlarının yoksul çobanına bir armağan vermeyi geçirmiş içinden. Dile benden ne dilersen demiş ona; Endymion da dileye dileye ölümsüz bir uyku ile uyumayı dilemiş. Ve Tanrı Jüpiter, hemen o an dileğini kabul edip ona sonsuz bir uyku verir.

O günden sonra ay ışıdığında hep karlı gibi ağarmaya başlamış,  Beşparmak dorukları. Hep ışıklı düşler gören insanlar gibidir, orada göğe kucak açmış yüzyıllık çamlar. Menşei belli olmayan bir esintiyle fısıldaşır, oradaki yapraklar. Nereden geldiği belirsiz bir esintiyle yaprakları ürperir fısıldaşır zaman zaman. Ay ışığı, gökleri işaret eden doruklardan aşağı su şırıltısı gibi akar, usul usul. Dorukları Luna’nın saçtığı ışıklarla aydınlanan Beşparmakların yamaçlarında Endymion'un kavalı yankılanır, hâlâ. Sesleri kayadan kayaya yankılanan çobanların yaktığı ateşlerin mavi dumanları, ağaca tırmanan yılan gibi yükselir, Beşparmakların doruklarına doğru.  Hare haredir, Beşparmakların doruklarından aşağı ışığını gönderen Ay’ın çevresi.

Artemis’le ilişkilendirilen efsanenin bir başka anlatısı da şöyledir:

Artemis, gene her zamanki gibi gecenin birinde gümüş arabasıyla göklerde dolaşıyormuş. Bir an aşağıya bakası gelir, Tanrıça’nın. Hemen bakar, oradan yeryüzüne. Beşparmakların yamaçlarında tarifi mümkün olmayan yakışıklı, adaleli bir delikanlı görür. Hemen süzülür yeryüzüne doğru, iner yakışıklı delikanlının yanına. Yakışıklı delikanlı uyumaktadır. Tanrıça, büyük bir aşkla sarılır, ona. Öpe öpe uyandırır onu. Uyanan yakışıklı delikanlı, karşısında Artemis’i görünce şaşırır. Adı Endymion’dur. Çobanlık yapmaktadır. Ne kimi kimsesi var ne de kavalından başka mal varlığı… Dili tutulur, konuşamaz olur, öylece bakakalır, Tanrıça’ya. Ona ilan-ı aşk eden Tanrıça, gümüş parmaklarıyla genç çobanın gözlerini ovarak uykuya daldırır. O geceden sonra her gece gelir, uyuyan delikanlıyı ziyaret eder, onunla büyük bir aşk yaşadıktan sonra da ayrılırmış oradan. Çobanlık yapan genç, ölümlüdür. Ama Artemis, onun çekiciliğine dayanamamakta ve Olympos’un yasalarını çiğnemektedir. Endişe içindedir. Ya biri bunun babası Jüpiter’e haber verirse? Oradan alarak Latmos Dağları eteklerinde yaptırdığı küçük bir tapınağa sakladığı ölümlü Endymion’a ebedi gençliği aşılar ve her gece gelip ziyaret eder.

Bir diğer öyküye göre de Diana, Ay tanrıçası Luna rolündedir. Endymion´a âşık olur, ama babası Jüpiter’den çekinmektedir. Onun keyifli bir anını yakalar.  Ne isterse yapacağını söyleyen babası Jüpiter’e yalvarır ve Endymion´u sonsuza kadar uyutmak için izin alır. Yakışıklı Endymion, genç ve yakışıklı kalmak uğruna kabul eder ve sonsuz uykuya dalar. Luna tatlı bir sesle Endymion’un kulağına; “Sana her gece kendi ışığımla geleceğim...” diye fısıldar. Artık Endymion görünmez olmuştur, kimsenin onu görmesi olanaklı değil. Beşparmakların bilinmeyen bir yerinde sonsuz uykusunu sürdüren yakışıklı Endymion. Ay her ışıdığında Luna’sını beklemektedir. Onların aşkı, tıpkı evrenin sonsuzluğu gibi sonsuz bir uykuyla bütünleşmiştir,

 

MAAT

Mısır'ın Doğruluk ve Adalet Tanrıçası’dır. Güneş Tanrısı Ra’nın kızı ve Bilgelik Tanrısı Thoth'un karısıdır. Ondan, aralarında büyük önem arz eden Amon’un da bulunduğu sekiz çocuk doğurmuştur. Bu sekiz çocuk Hermopolis’in baş tanrılarıdır. Onların tapınaklarında görev yapan rahiplere göre yerküre onlar tarafından yaratılmıştır. 

Başında devekuşu tüyü bulunan bir kadın şeklinde resmedilen Maat, kimi zaman da çift kanatlı bir kadın şeklinde betimlenir. Başında bulunan bu tüy; saf iyiliğin, gerçeğin ve doğruluğun temsilcisidir ve Osiris Mahkemesi’nde ölünün kalbi terazide bu tüy karşına konurdu. Böylece ölen kişinin iyi ve kötü ruhlu olduğu anlaşılırdı.

Dünyayı karmaşadan korumak amacıyla mevsimlerin, yıldızların ve insanların hareketlerini kontrol eden Maat, tanrıça olmanın yanı sıra Mısır mitolojisindeki Adalet, Etik, Kanun ve Dürüstlük sisteminin de sembolüdür.

Firavunlar, ülkelerini Maat tarafından belirlenen ilkeler doğrultusunda yönetirlerdi. Böylece "evrensel düzenin" sağlanacağına inanırlardı. İnanışa göre, başlangıçta dünya yaratılırken ortaya çıkan karmaşa, Ma'at tarafından konulan kurallar yardımıyla yok edildiği için firavunların, bu kurallardan sapması durumunda karmaşanın tekrar geri geleceğine ve hem Mısır’ı hem de dünyayı ortadan kaldıracağına inanılırdı.

Ölü yargılanırken Ma'at'ın tüyü terazinin bir kefesine, ölünün kalbi de öteki kefesine konur. Kalp ile tüyün dengede kalması durumunda ölü, Duat (Yeraltı Ülkesi)’ta ölümsüz yaşama hakkı elde eder. Zira tüy kadar hafif yürek, günah ve şeytanın yükünü taşımıyor anlamına gelmektedir.

Aynı zamanda babası olan Güneş Tanrısı Ra'nın gökyüzündeki seyahatlerinde kendisine rehberlik etmek, Maat’ın son görevidir. Her gün gökyüzünde babasını taşıyan geminin rotasını belirler. İnanışa göre, yön göstermek için onunla birlikte gemide yolculuk da eder.

Gözleri bağlıdır. Zira terazisinin kefesini görmeden tutması gerekir. Nesnel ve korkusuz olmalıdır. Bireyselliğini ve kimliğini de saklı tutmalıdır. Terazi ise kanıtların ve olayların karşıt kefelerinin göstergesidir. Teraziyi sol eliyle, kılıcı da sağ eliyle tutar. Kılıç, aklın ve adaletin gücünü ve bir anlamda da kararın keskinliğini gösterir.

Mısır mitolojisinde avukatlar ve onların da tanrıçası vardı. Ancak onlar, günümüzdeki avukatlardan farklıydı. Zira günümüzdeki avukatlar,  müvekkillerine sadece yazılı yardım yapabilirler. Duruşmalarda yanında bulunamaz ve konuşamazlar. Hâlbuki eski Mısır’da kişi öldüğü zaman kendini savunamayacağı için ölülerin avukatlığını Ustaphi adı verilen küçük heykelcikler yapardı. Bu heykelcikler, kişi öldüğü zaman onunla birlikte toprağa gömülürdü. Bu heykelcik, Ölüler Ülkesi’ndeki dünyada yapılacak sorgulama esnasında öleni savunur. Onun adına konuşur, tanrısal yasalara uyduğunu anlatarak cennete kabul edilmesi için çaba gösterir. Kişinin zenginlik derecesine göre onunla birlikte birden fazla Ustaphi de mezara konulabilirdi. Birden fazla heykelciğe daha çok Firavun mezarlarında rastlanırken, fakir kimselerin mezarında yalnızca bir Ustaphi bulunurmuş.

İnanca göre ölünün ruhu, Mumyalama Tanrısı Anubis tarafından Duat denilen Ölüler Ülkesi’ndeki bir mahkeme salonuna götürülür. Ölünün kalbinin, kişinin ahlakî durumunun bir anlamda hesap defteri olduğuna inanılırdı. Ölen kişinin ruhu, Osiris’in egemen olduğu Ölüler Dünyası’na kabul edilebilmesi için belli aşamalardan geçmek zorunda idi. Bu aşamaların en önemlisi Mumyalama Tanrısı Anubis’in yönlendirmesi ve yardımı, Kâtip Tanrı Thot’un kayda geçirmesi ile ölenin bilincinin temsilcisi olarak kabul edilen kalbinin terazide tartılması aşamasından oluşuyordu. Terazinin öteki kefesine konan Gerçek ve Adalet simgesi olarak kabul edilen devekuşu tüyünün ağırlığının kalbin ağırlığından hafif olması, kişinin dünyadaki yaşamı boyunca Maat kurallarına uygun davrandığını gösteriyordu. Bu da ruhun, ölüler dünyasına geçmesine izin verildiği anlamına geliyordu. Ruh, Osiris tarafından Aaru’ya götürülürdü. Ölenin kalbinin tüyden daha ağır olması, kalbinde ağırlık yapan kötülüklerin birikmiş olduğu anlamına geliyordu. Bu durumda bu ruh, canavar Ammit (iblis kalp yiyici) tarafından yenilip yok olurken ruh da Duat’ta kalmakla cezalandırılıyordu. Ölenin yaptığı işlemlerden biri de “Suçsuzluk bildirimi”dir. Ölenin ruhu, 42 ayrı tanrıya hangi günahları işlemediğini bir bir anlatmak zorundaydı. 

Tarihin Babası olarak kabul edilen Herodotos’un bu konudaki ifadeleri şöyledir: “Bir evde hatırlı biri öldüğünde evin tüm kadınları başlarına yüzlerine çamur sürerek sokaklara dökülürler. Dövüne dövüne, sokak sokak gezerler. Ne kadar akraba varsa onlar da peşlerindedir. Erkekler de bu dövünmeye katılır. Bu törensel dövünmeden sonra ölü tahnit edilmek üzere mumyacıya götürülür…(Bundan sonra mumyacı ile yapılan pazarlık, ailenin seçimi ve mumyalama anlatılır. ..) 70 gün kadar sonra mumya hazır olunca aileyle anlaştıkları kalitede ve tam beden büyüklüğünde bir tabuta mumya konularak aileye teslim edilir. Tabut kapatıldıktan sonra ölü odasına götürülür ve bir duvara dikine (ayaklar altta) dayanır.”

                                                                 

MARPESSA

Yunan mitolojisine göre Savaş Tanrısı Ares’in torunu ve Aitolia kralı Euenos’un güzelliğiyle ünlü kızıdır. Aphareus ile Arene’nin oğlu Messinialı yakışıklı İdas tarafından kaçırılır. Bunun üzerine kızın babası üzüntüsünden intihar etti. Marpessa, Güneş ve Güzel Sanatlar Tanrısı Apollon tarafından da seviliyordu. Bundan ötürü Apollon ile İdas arasında amansız bir kavga yaşanır. Araya giren Baştanrı Zeus, seçimi Marpessa’ya bırakır. Apollon’un sevgisinden pek emin olmayan Marpessa, tercihini İdas’tan yana kullanır ve onunla evlenir.

Marpessa, çok güzel bir kızdır. Cihanda onun kadar güzel, alımlı bir canlıya rastlamak mümkün değil. Göreni anında tutsak alan bir güzellik vardır, onda. Bu güzellik öyle bir güzellik ki tarifi mümkün değil. Ok kirpikli, kalem kaşlı, bal dudaklı, inci dişli, servi boylu, elma yanaklı bir kız olan Marpessa her geçen gün daha da serpilip güzelleşiyormuş. Bu harikulade güzelliğini gören delikanlıların ağzının suyu akıyormuş. Kendisiyle karşılaşanların hayallerinin ve düşlerinin vazgeçilmezi olur, Marpessa. Onların, hayallerinin de düşlerinin de süsü olur. Gece düşlerine girer, gündüz hayallerinde gezinir. Her delikanlı onunla birlikte olmanın hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Bu âşıklardan biri de Baştanrı Zeus’un oğlu Apollon’dur. O da peşi sıra dolanıp durmaktadır, Marpessa’nın.

Marpessa’nın bu dillere destan güzelliği günün birinde İdas’ın kulaklarına değer. İdas, Messinialıdır. Aphareus ile Arene’nin biricik oğullarıdır. Fakir bir aile çocuğudur. Balıkçılık yaparak aile bütçesine katkıda bulunur. Delikanlılık çağındadır. Marpessa ne kadar güzel ise o da o kadar yakışıklıdır. Yakışıklılığıyla genç kızları büyüleyen İdas ile birlikte olma hayaliyle yanıp tutuşan onlarca genç kız vardır. Ancak İdas, onlara hiç aldırış etmez. Gönlünü fethedecek birini aramaktadır. Tam bu sırada güzelliği dillerde dolaşan Marpessa’nın adını duyar. Günün birinde bir rastlantı sonucu ikisi karşı karşıya gelir. İkisi de karşılaştıkları andan itibaren birbirlerine vurulurlar. O günden sonra gizli gizli buluşmaya başlarlar. İkisi de evlenmeyi düşünür. Ama Marpessa bir kralın kızıdır. Oysa İdas fakir bir aile çocuğudur. İdas’ın, Marpessa’yı babasından istemesi mümkün değil. Bu mümkün olmadığı için iki âşık kaçmaya karar verirler. Ve İdas, Marpessa’yı kaçırıp Akdeniz kıyısındaki mağaranın  (günümüzdeki Taşucu’nda) birine götürür ve orada yaşamaya başlarlar. Dünyalar güzeli kızının fakir bir ailenin oğluyla kaçtığını duyan babası, üzüntüsünden intihar eder.

Marpessa’nın âşıklarından biri de Tanrı Apollon olduğunu yukarda söyledik. Marpessa’nın İdas tarafından kaçırıldığını duyan Tanrı Apollon ile İdas arasında amansız bir kavga başlar. Neticede araya giren Zeus, seçimi Marpessa’ya bırakır. Marpessa, İdas’tan yana tercih kullanınca Apollon’un kini daha da artmaya başlar. Son derece öfkelenen Apollon, Marpessa’yı cezalandırması için ikizi Artemis’i görevlendirir. İki genç aşığın yaşadığı mağaraya giden Artemis, onları sevişirken yakalar. Marpessa’yı hemen bir taşa dönüştürür. İdas’ı görünce onun yakışıklılığı karşısında kendinden geçer. Günün birinde onunla birlikte olmayı düşündüğü için olmalı ki İdas’a dokunmaz.

Sevgilisinin taşa dönüştürülen bedenine sarılan İdas, yemeden içmeden günlerce ağlar, durur. Öylesine çok ağlar ki gözlerinden bir nehir oluşturacak kadar gözyaşı döker. Sonra iki elini gökyüzüne doğru açıp isyan edercesine; "Ey yerin, göğün yaratıcısı, bütün insanların ve canlıların tanrısı! Ey Tanrıların tanrısı Zeus! Benim bedenimi de taş haline dönüştür." diye yakarır, Zeus’a.

Bu kez kulunun bu içten feryadını ve dileğini duyan tanrıların tanrısı Zeus, İdas'ın bedenini taşa dönüştürür.

Bir başka efsane de şöyledir:

Tanrıça Artemis ve ikizi Apollon, Zeus'un çocuklarıdır. Artemis, kardeşi Apollon'dan bir gün önce doğmuştur. Annesi Apollon’u doğururken çektiği acılara tanık olan Artemis, evlenmemeye karar verir.

Zeus da, tüm tanrıları kıskandıracak kadar güzel olan kızının bu isteğine boyun eğer ve böylece Artemis, "İffet Tanrıçası" olarak anılmaya başlanır.

Ok ve yayla avlanmaya bayılan Artemis, koşmasını engellememesi amacıyla çok kısa bir elbise giyerdi... Tanrıların tamamı düzgün ve diri vücudunu, dik göğüslerini, koşu sırasında pergel gibi açılan sütunu andıran uzun bacaklarını izlemekten haz duyarlardı. Kendisine âşık olan ve tüm ısrarlara rağmen hiçbir tanrının birlikte olma teklifini kabul etmeyerek babasına verdiği sözü tutmuştur.

Dolunay tarafından aydınlatılan gecenin birinde çok sevdiği Akdeniz kıyısında geziniyormuş. Bu gezinti sırasında bir yeraltı mağarasıyla karşılaşır. Bir an bile düşünmeden mağaranın içine dalar. Mağaranın içinde ilerlerken bir göl ile karşılaşır. Hemen harikulade vücudunu serin sulara bırakır. Gölde yüzerken kulağına sesler gelmeye başlar. Hemen gölden çıkar ve sesin geldiği tarafa yönelir. Kayaları kendine siper ede ede ilerlemeye başlar. Biraz ilerleyince bir kız ile bir erkeğin çılgınca seviştiklerine tanık olur. Kız, en az kendisi kadar bir güzelliğe sahipti. Erkeği görmek için biraz daha yaklaştı ve olduğu yerde çakıldı kaldı. Zira oğlanın tanrıları bile kıskandıracak kadar yakışıklı olması, onu son derece etkilemişti.

İçinde o an bir şeylerin kıpırdadığını hissetti ve aşk denen meret bu olsa gerek dedi, içinden. Bir an oğlanın üstüne atılmayı geçirdi aklından. Ama “bakir kalacağına” dair söz vermişti babasına. O sözden dönmek olmazdı. Yakışmazdı bir İffet Tanrıçası’na. Her şeyi unutmak ve geridönmek zorundaydı. Ama bunu yapamadı, duygularına yenik düştü. Ani bir hareketle geri dönüp yakışıklı genç erkekle sevişen kızı, taşa dönüştürdü.

Ne olduğunu anlamayan yakışıklı genç çılgına dönmüştü. Ağlayıp sızlayarak mağaradan dışarı çıkar. Sonra da iki elini havaya kaldırarak Baştanrı Zeus’a; “Benim gibi fakir bir balıkçıdan ne istiyorsun? Bu zavallı İdas kulunun günahı neydi ki sevgilisi Bianna’yı elinden aldın? diye haykırmaya başlar. Ama Olympos’ta güzel kızlarla gönül eğlendiren Zeus, İdas’ın haykırışlarını duyamayacak kadar sarhoştu.

Ne yapacağını bilemeyecek kadar zavallı olan balıkçı İdas, Artemis’in taşa dönüştürdüğü sevgilisi Bianna’nın yanında günlerce yemeden içmeden ağladı durdu. Öylesine çok ağlamıştı ki gözlerinden bir nehir oluşturacak kadar gözyaşı dökmüştü. Bir zaman sonra yavaş yavaş toparlanmaya çalışan İdas, kendini tamamen denize verdi. Günlerini balıkçılık yapmakla geçirmeye başladı. Balıkçılık yaptığı günlerin birinde ağına bir şey takılır. Ağı çekmeye başladı. Ama onu çekmekte zorlandı. Bunun üzerine ‘çok iri bir balık olmalı’ diye düşündü. Ağı, ağır ağır yukarı çekmeye başladı. Birden gözleri fal taşı gibi açılmaya başladı. Çünkü tüm dertlerini unutturacak güzellikte bir denizkızı duruyordu, ağın içinde. Kendisine tebessümle bakan denizkızı: “Benim adım Marpessa. Yolumu kaybettim. Senin yanında biraz dinlenebilir miyim?” diye sordu, İdas’a.

Adının Marpessa olduğunu söyleyen denizkızının harikulade güzelliği karşısında vurulmuşa dönen İdas, geç de olsa ağı yukarı çekip Marpessa’yı sandalına aldı. Yakışıklı İdas ile dünyalar güzeli Marpessa bir süre hayranlıkla birbirilerini izleyip durdular. İkisi de gönülden vurulmuşlardı birbirine. ‘Yıldırım aşkı dedikleri şey bu olsa gerek’ diye geçirdiler içlerinden. Sonra yıllar boyu güzel bir aşk yaşadılar, Akdeniz’in bakir sahillerinde.

Kendisini Marpessa olarak tanıtan bu denizkızı, Artemis’in ta kendisiydi. O güne kadar Tanrılardan dahi özenle koruduğu bekâretini, fakir balıkçı İdas’a teslim etmişti. Birbirlerini çılgınca seven bu iki gencin büyük aşkı, günün birinde Deniz Tanrısı Poseidon’un kulağına gider. O da merak eder ve onları görmeye gider. Uzaktan izlerken bir de ne görsün. Marpessa olarak bilinen denizkızı, kendi öz yeğeni Artemis’ten başkası değil. Poseidon, ‘babana söyleyeceğim’ diyerek tehdit eder, Artemis’i. Babası Zeus’tan çok korkan Artemis,  amcası Poseidon ile anlaşma yoluna gider. Sonunda yılda bir kez görüşmek üzere anlaşırlar. Bunun üzerine Artemis, bundan sonra yılda ancak bir kez buluşabileceklerini söyler, İdas’a. Durumdan haberdar olmayan İdas, onu tamamen kaybetmektense yılda bir kez görüşmeye razı olur.

Daha önce Bianna’sını elinden alan Tanrı, şimdi de Marpessa’sını çok görmüştü, ona. Kanadı kırık kuşa dönmüştü, İdas. Marpessa’sından ayrıldıktan sonra günlerini hep eski sevgilisi Bianna'nın mağaradaki taştan siluetine sarılıp ağlayarak geçirirmiş. Bu sahneyi olduğu yerden izleyen Artemis, çılgına dönermiş. Bir taş bile olsa İdas’ı hiç kimseyle bölüşmeye tahammülü yokmuş. Bunun üzerine İdas’ın orada bulunmadığı bir sırada mağaranın girişini koca koca kayalarla kapatır.

Mağaraya döndüğü zaman girişin koca koca kayalarla tamamen kapatıldığını gören İdas, olduğu yere çöküp ağlamaya başlar. Sonra iki elini gökyüzüne doğru açıp isyan edercesine; "Ey yerin, göğün yaratıcısı, bütün insanların ve canlıların tanrısı! Ey Tanrıların tanrısı Zeus! Benim bedenimi de taş haline dönüştür." diye yakarır, Zeus’a.

Zavallı İdas’ın içten feryadını duyan Zeus, onun dileğini yerine getirir ve onun bedenini taşa dönüştürür. Nasıl olduysa, kulunun bu içten feryadını ve dileğini duyan tanrıların tanrısı Zeus, İdas'ı taş haline getirdi... Böylece İdas'ın taşa dönüştürülmüş bedeni de kutsal taşlar arasındaki yerini alır.

Çaresiz bir şekilde onları izleyen Artemis’in yası bitmez. Her gün için için ağlar durur. O günden sonra her yıl aynı günde mağaranın bulunduğu kıyılara gelen Marpessa, balıkçıların ağlarına takılarak, o aşk mağarasına gider. Aşk mağarasının kapısındaki kayaları, birer birer atarak mağarayı eski haline dönüştürür. İdas’ın taşa dönüşmüş bedenini, Bianna’nın taşa dönüştürülmüş bedeninin yanına koyar.

 

MEDUSA

Yunan mitolojisinde Gorgonlar olarak bilinen canavarlardan biridir, Medusa. Euryale ve Stheno adlarında iki kız kardeşi daha vardır. Phorkus ve Keto'nun kızları olan bu üç kız kardeşten sadece Medusa ölümlüdür, öteki ikisi ölümsüzdür. Medusa, kendisine bakanları taşa dönüştürme yeteneğine sahiptir. 

Homeros’a göre Tanrılar arası paylaşım sırasında Poseidon’un payına denizler, Hades’in payına yeraltı, Zeus' un payına da gökyüzü düşer. İşte bu bölüşümün yaşandığı dönemde Medusa adında bir kız yaşarmış. Güzelliğiyle herkesi büyüleyen bu kıza tanrıların tamamı âşıkmış. Güzellikte ona rakip olabilecek hiçbir kadın bulunamadığı için yeryüzündeki kadınların tamamı Medusa’yı kıskanmışlar. Güzellikte eşi menendi bulunmayan Medusa, kendini Tanrılara adamış.  Euryale ve Stheno adlı iki kız kardeşi ile birlikte Baştanrı Zeus tarafından en çok sevilen kızı Zekâ Tanrıçası Athena'nın bir tapınağında yaşamaya başlamış. Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızın güzelliğinden etkilenen Athena, kendisini ondan daha çok güzel ve daha çok zeki bulmasından ötürü pek de önemsememiş. Athena, aynı zamanda amcası olan Denizler Tanrısı Poseidon’la evlidir. Poseidon, günün birinde karısı Athena’nın tapınağına gittiğinde bu güzel kızı görür. Kendisine tutulur. Ancak tanrılar katında bir ölümlüye âşık olduğu için küçümsenmekten korkar. Bundan ötürü ona olan tutkusunu gizli tutuyormuş. O, bunu her ne kadar gizli tutmaya çalışsa da Baştanrı Zeus’un bundan haberi olur ve durumu, kızı Athena’ya söyler. Athena tarafından köşeye sıkıştırılan Poseidon, bunun gerçek olmadığını söyler. Hatta Athena'ya, ‘senin gibi güzel ve alımlı bir canlı ne yeryüzünde ne de gökyüzünde bulunur’ diyerek ona iltifatlar yağdırır.  Poseidon'un bu iltifatlarına inanan Athena, olayı fazla dallandırıp budaklandırmaz. Poseidon, her ne kadar böyle derse de Medusa’yı bir türlü çıkaramaz aklından.

Medusa’ya olan tutkusundan ötürü neredeyse aklını yitirecek dereceye gelen ve tutkusuna yenik düşen Poseidon, günün birinde gizlice Athena’nın tapınağına gider ve orada Medusa’ya zorla sahip olur. Güzeller güzeli Medusa, bitap bir halde tapınakta kalmaya devam eder. Ancak, kısa sürede olaydan haberdar olan Athena, aşağılık duygusuna kapılır. Başlangıçta derin bir kıskançlığa yol açan bu duygu, zamanla sinire dönüşmüş. Öylesine çok hiddetlenmiş ki, Medusa o an eline geçse param parça edecek kadar öfkelenir. Düşünmüş, taşınmış sonunda onu büyük bir cezaya çarptırma kararı almış. Ve kendi kendine "Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini. Onlara da büyük acılar çektireceğim, tıpkı benim çektiğim gibi." der. Ve sonunda dediğini de yapar. Hem Medusa’yı hem de kız kardeşlerini birer şeytana dönüştürür. Güzeller güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin yüzleri öylesine çok çirkinleşmiş ki onlara bakan herkes iğrenmeye başlamış. Medusa'nın, göreni mecnuna çeviren, hafif bir esintide bile dalgalanmaya başlayan o güzelim saçlarının her bir teli birer yılana dönüşmüş. Bununla da öfkesi dinmeyen Athena, Medusa'ya dönüp bakmaya çalışan herkesin taşa dönüşmesini sağlamış. Bu olaydan kısa bir zaman sonra bu cezayı da az bulan Athena, Medusa'yı öldürmek için Danae'nin, Zeus'tan doğma oğlu Perseus ile yani üvey kardeşi ile işbirliği yaparak Medusa'nın kafasını gövdesinden ayırmayı kararlaştırır. Üvey kız kardeşinin bu isteğini zaman geçirmeden yerine getiren Perseus, saçtığı ışıltılarla insanların gözlerini kamaştıran keskin kılıcıyla biçare Medusa'nın yılan larla çevrili kafasını bedeninden ayırır.

Perseus, Poseidon'un kendisine zorla sahip olduğu gece hamile kalan güzeller güzeli Medusa’nın kafasını bedeninden ayırdığı zaman Pegasus ve Chrsyar adlarındaki iki çocuğu karnından dışarı fırlar. Denizler Tanrısı Poseidon'dan olma bu iki kardeşi, köle olarak almayı kararlaştıran Athena, iyi bir savaşçı olacağını düşündüğü Chrsyar'ı kendisine ayırırken, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus'u da Korinthos Kralı Glaukos'un Bellerophontes adlı oğluna verir. Lykia Kralı İobates tarafından ağzından ateşler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu Khimaira adlı canavarı öldürmekle görevlendirilen Bellerophontes, onu öldürmek için Athena’dan yardım diler. Bundan dolayı Pegasus’u, Bellerophontes’e vererek onun isteğine kayıtsız kalmadığını ortaya koyar.

 

MELİSSA

Kronos ile Rhea´nın evliliklerinden Hestia, Demeter ve Hera adlarında üçü kız, Hades, Poseidon ve Zeus adlarında üçü de erkek olmak üzere altı çocuk doğar. Babasına yaptıklarını unutmayan Kronos, kendisinin de oğullarından aynı karşılığı göreceğinden kuşkulu olduğu için karısının her yeni doğurduğu çocuğu yutuyordu.

Rhea, yalnız "Zeus"u kocasının elinden kurtarmayı başarabilmişti. Gecenin karanlığını fırsat bilerek koştura koştura Girit’teki İdaDağı’nın tepesine çıkan Rhea, oğlu Zeus’u da yanında götürmüştü. Gaia, Zeus’u alıp bir mağaraya saklar. Kocaman bir taşı kundak bezlerine sarıp onu, Zeus diye Kronos´a verir. Kundak bezine sarılmış bu taşı, oğlu Zeus sanan Kronos, o taşı da öteki çocukları gibi yutar. Oğlunun dünyada yaşadığından habersizdi.  Gaia tarafından mağaraya bırakılan Zeus, burada Amaltheia(Bazı anlatılarda bir peri olarak tanıtılır) adındaki keçinin sütü ile büyütüldü. Mitolojik kişiler olarak bilinen Kuretesler, Zeus’un bağırmalarını babası duymasın diye onun başında kalkanlarını çarparak gürültüler çıkarırlardı.

Girit’teki İda Dağı’nda yer alan mağaraların birinde Baştanrı Zeus’u besleyerek büyütenlerden biri de Girit Kralı’nın kızı Melissa’dır. Zeus, bir peri olan Melissa tarafından beslenip büyütüldüğü için ona Melisaeus lakabı verilmiştir.

Yunan mitolojisine göre Bitki Tanrıçası Demeter’in tapınağında rahibe olarak görev yapmıştır. Bütün sırlarını onunla paylaşır. Bazı anlatılarda tapınak çalışanlarından bir grup, onun Demeter ile paylaştığı sırları öğrenmek ister. Ama bu istek, Melissa tarafından reddedilir. Melissa tarafından istekleri reddedilen bu grup, Melissa’yı parçalarlar. Buna çok öfkelenen Demeter, suçluların üzerine veba hastalığını salar. Suçluların üzerine veba hastalığını salan Demeter, Ayrıca Melissa’nın her bir parçasını tekrar arıya dönüştürür.

Bir başka efsaneye göre Melissa, Tanrıça Demeter’in tapınağında rahibe olarak çalışmasına rağmen gizli tören kurallarını yerine getirmeyi reddeder. Bunun üzerine komşuları tarafından taşa tutularak öldürülür. Melissa’yı taşa tutarak öldürenlerin üzerine veba hastalığı saçan Demeter, Melissa’nın cesedinden de bir arı sürüsü doğurur.

 

MENİPPE

Denizler Tanrısı Poseidon ile Orion’un kızıdır. Orion, Girit kralı Minos'un Euryale adındaki kızının kızı ve Metiokha'nın kardeşidir. Zekâ Tanrıçası Athena tarafından örgü işleri öğretilen bu iki kardeşe, Aşk ve Güzellik Tanrıçası Aphrodite tarafından da tarifi mümkün olmayan bir güzellik bahşedilmişti. Her parmağında on marifet vardı, Menippe’nin. Çok maharetliydi. Bilmediği, yapamadığı hiçbir şey yoktu. Güzelliği dillerde dolaşan Menippe, erdem sahibi bir genç kızdı. Günün birinde ülkelerinde büyük bir veba salgını baş gösterir. Her çareye başvurdukları halde bu veba salgınını önlemek mümkün olmamış. Bunun üzerine ünlü bir kâhine başvurulur. Kâhin, ülkelerinin veba salgınından kurtulabilmesi için Menippe ile kardeşi Metiokha’nın tanrılara kurban edilmesi gerektiğini söyler. Bu kehaneti gerçekleştirmek başlangıçta olanaksız gibi görünür. Çünkü halk, bu erdem sahibi iki kardeşin ölmesi değil, yaşaması gerektiğini söyler. Hiç kimse bu kehaneti onlara söyleme cesaretini gösteremez. Kehanet, her ne kadar onlardan gizli tutulsa da günün birinde Menippe ile kardeşi Metiokha’nın kulağına gider. Böylece kehanetten haberdar olan iki kardeş, kendi istekleriyle kurban edilmeyi kabullenirler. Onlar her ne kadar kurban edilmeyi isteseler de kimse onları kurban etmeye yanaşmaz. Neticede iki kardeş kendilerini öldürerek kehanetin gerçekleşmesini sağlarlar.

 

MEROPE

Onopion, Şarap Tanrısı Dionysos ile Ariadne’nin oğludur. Adı, şarap içici anlamına gelen Onopion, Sakız Adası’nın kralıdır. Adalılara kırmızı şarap yapmayı öğretmiştir. Bu kralın Merope adında çok güzel bir kızı vardır. Denizler Tanrısı Poseidon ile Toprak Tanrıça Gaia’dan doğma dev cüsseli ve olağanüstü bir yakışıklılığa sahip olan Orion, Kral Onopion’un Merope adlı kızına âşık olmuştur. Bu sırada Khios Adası, vahşi hayvanların saldırılarına maruz kalır. Kral Onopion, adayı bu vahşi hayvanlardan kurtarması koşuluyla kızı Merope’yi kendisine vereceği vaadinde bulunur. Merope’nin gönlünü kazanmak isteyen Orion, Khios Adası’nı yabani hayvanlardan temizler. Adayı yabani hayvanlardan kurtarması koşuluyla kızı Merope’yi vereceğini vaat eden Kral Onopion, ada yabani hayvanlardan temizlendikten sonra da işi sarpa vurmak için düğünü hep erteler durur. Dev avcı, günün birinde içerek zil zurna sarhoş olduktan sonra Merope'ye kötü sözler söyler. Bunun üzerine Oinopion, aynı zamanda babası olan Şarap Tanrısı Dionysos'a başvurarak Orion'un cezalandırılmasını ister. Tanrı Dionysos, Orion’a şarap içirip sarhoş ettikten sonra derin bir uykuya daldırır.  Sakız Adası Kralı Onopion da fırsattan yararlanarak dev cüsseli avcı Orion’un gözlerini kör eder. Gözleri kör edilen Orion, Ateş ve Demircilik Tanrısı Hephaistos’un çekiç seslerine kulak vererek ona ulaşmış ve ondan yardım istemiştir. Hephaistos, ona dünyanın doğusuna giderek doğan güneşin iyileştirici ışınlarından yararlanması durumunda gözlerinin yeniden göreceğini söyler. Orion, doğuya Lemnos adasına gider ve tekrar görme yeteneğini kazanır. Gözleri açıldıktan sonra Kral Onopion’dan intikam almak için adaya döner. Ancak adaya döndüğünde kralı bulamayan Orion, oradan Girit’e geçer. Orada Tanrıça Artemis'in avcısı olarak yaşamaya başlar. Kısa süre sonra Şafak Tanrıçası Aurora'yı sevdiğini öğrenen Artemis, kıskançlığa kapılarak Orion'u öldürür. Orion, ölümü sonrasında Tanrılar tarafından gökyüzüne çıkarılarak Orion Yıldızı’na dönüştürülür.

 

MORRİGAN

Kelt mitolojisinde Savaş ve savaş alanındaki ölümün, doğurganlığın, bereketin, karanlıkların ve kaderin tanrıçası olan Morrigan, farklı şekillerde betimlenir. Bir nehrin kıyısında savaşta ölecek erkeklerin giysilerini yıkayan korkunç bir kocakarı şekline dönüşür. Ardından da bir kuzgun kılığına bürünen bu yaşlı kadın, savaş alanına süzülür ve ruhlarını alacağı savaşçıları seçmeye başlar. Tüm savaşların neticesini önceden bilmekle birlikte kimi savaşlarda taraflardan birini seçerek savaşa müdahale etme özelliğiyle de tanınır. Onun, kuzey mitolojisinde ölen savaşçıların ruhlarını ebedi öte dünyaya taşıyanValkyrler ve bazı mitolojik yaratıklarla ilişkisi olduğu söylenmektedir.

Eşi, tanrıların kralı olarak anılan tanrı Dagda'dır. Dagda ile Morrigan'ın yılda sadece bir kez o da Samhain Bayramı’nda olmak üzere, Unius Nehri kıyısında birliktelik yaşadıkları söylenir. Samhain Bayramı’nda yapılan bu törensel ilişki; doğurganlığı, bereketi ve başarıyı getirirdi. Bundan bağımsız olarak Dagda’nın, denizin altında yaşayan kötü yürekli şekilsiz devler olan Fomorlarla yapılacak bir savaşın öncesinde, savaşın gidişat ve sonucuyla ilgili zorla bilgi ve öğüt alabilmek için Morrigan ile yattığı söylenir.

Hayalet tanrıça ve büyük kraliçe olarak da bilinirdi. Tanrıçanın üç ayrı yüzü ve adı vardı. Bunlar Macha, Nemhain (taşkınlık, hiddet) ve Badh Badb (zehir, düşmanlık) olarak geçer. Bunların her biri savaşın bir yönünü temsil etmekteydi. Bazen de üç kız kardeş olarak tasvir edilir. Ayrıca sembolü de kuzgundur. Morrigan bir kuzgun şeklinde de tasvir edilirdi. Bir shapeshifter yani görünümünü ya da şeklini istediği gibi değiştirebilen bir varlık olan tanrıçanın en bilinen formu, aşkına karşılık vermeyen ve hatta öfkeyle kendisini yaralamayı bile başaran Kelt Destanı Ulster’in kahramanı olan tanrısal Cu Chulainn, kraliçe Medb’in güçleri tarafından öldürüldüğü zaman omzuna konan kuzgundur. Morrigu olarak da bilinir. Adının anlamı “Yüce Kraliçe” , “Hayalet Kraliçe” ya da “İblislerin Kraliçesi” olarak yorumlanabilir. Savaşta bir askerin Morrigan’ı görmesi yakında öleceğinin işaretidir. Kırmızı, siyah ve beyaz Morrigan’ın renkleridir. Kırmızı bereketi, beyaz bekâreti, siyah ise tacı temsil eder.

 

MU-LAN

Lan - Hua Mu-lan olarak da bilinen Mu-lan, Çin mitolojisinin en ünlü kadın savaşçısıdır. Babası, bir savaş sırasında askere çağrılır. Ama çok yaşlı olduğu için askere gitmesi olanaklı değil. O dönem Çin’de geçerli olan bir yasa vardır. Bu yasaya göre yaşı geçen erkeklerin, kendi yerlerine erkek çocuklarını askere gönderme hakkı varmış. Ama yaşlı adamın böyle bir şansı mevcut değilmiş. Çünkü erkek çocuğu yokmuş. Böyle olunca da yaşlı adamın askere gitmesi kaçınılmaz olmuş. Ama kızının gönlü, babasının askere gitmesine razı olmamış. Yaşlı babanın tek çocuğu olan Mulan, erkek elbisesi giyer, atına biner ve babasının yerine askere gider. On iki yıl süreyle askerlik yapar ve yüksek rütbeli bir asker olur. Asker ocağında çok arkadaş edinir. Ama bu süre içinde hiç kimse bunun kız olduğunun farkına varamaz. Savaş bitince de yurduna dönerek işlerinin başına geçer. Savaşların bitiminden bir süre sonra, asker arkadaşlarından birkaçı onu ziyarete giderler. Onlar gittiklerinde Mulan, dokuma tezgâhının başında dokuma dokuyormuş. Mu-lan'ı dokuma tezgâhına oturmuş bir kadın olarak gören askerlik arkadaşları, çok şaşırırlar. Günümüzde bu hâlâ bir ailevi bağ ve fazilet örneğidir.

 

NANA

Baştanrı Zeus, günün birinde rüyasında Kybele’yi görür. Son derece etkileyici bir varlıktır. Çok etkileyici bir güzelliğe sahiptir. Bu cazibeli güzelliği karşısında kendi arzularına söz geçiremeyen Zeus, onunla birlikte olmaya çalışır, ama amacına ulaşamaz. Onunla birleşmeyi başaramayan Zeus’un tohumu, Phyrgia’da tanrıça Kybele’ye adanmış Agdos Kayası’na dökülür. Bu tohumdan Agdistis doğar. Agdistis hem erkek hem kadın bir “hünsa”ydı. Şarap Tanrısı Dionysos, ona şarap içirip sarhoş ederek erkeklik organını kesip atar. Dionysos tarafından kesilip atılan Attis’in erkeklik organından bir badem ağacı oluşur. Irmak tanrısı Sangarios’un kızı su perisi Nana bu ağaçtan bir badem koparıp yer sonra hamile kalarak Attis adında bir erkek çocuk doğurur. Bu konudaki efsane şöyledir: Güneşin kavurucu sıcağının hüküm sürdüğü bir günün akşamında serinlenmek ihtiyacı hisseden Sakarya Irmağı’nın kızı ve su perisi Nana, nehirde yıkanmaya başlar. Irmağın serin sularında yıkanırken üzerine doğru uzanan badem ağacının dalından, yemek üzere bir badem koparır. Ancak badem içini tatmazdan önce benim tenim mi daha ak, yoksa badem içi mi daha ak? diyerek badem içini yumuşacık iki memesinin arasına koyar. Tam bu sırada tatlı bir baygınlık geçiren Nana’nın iki memesi ile badem içinin beyazlıkları eriyerek birbirine karışır olunca pembe pembe batmakta olan güneşle birlikte dünyanın tamamı pembe bir boşluğa dönüşür. Uyanıp tatlı tatlı esnediğinde yıldızlar çoktan gökyüzündeki yerlerini almış pırıl pırıl parıldıyorlarmış. Çok sonradan hamile kaldığının farkına varan Nana, dokuz ay sonra dünya kadar güzel nur topu gibi bir erkek çocuk doğurur. Adını Attis koyar. Attis büyür. Çok yakışıklı bir delikanlı olur. Bir anlamda babası olan, ancak artık tam bir kadın haline gelen Agdistis, ona âşık olur. Attis, ondan kaçar. Phrygia kralı Midas’ın kızıyla evleneceği sırada Agdistis çıkıp gelince çılgına dönen Attis, erkeklik organını keser ve ölür. Toprağa dökülen kanlarından menekşeler biter. Kendisi de bir çam ağacına dönüşür. Midas’ın kızı da kendisini öldürür. Onun da mezarının üzerinde menekşeler ve bir badem ağacı biter…

 

NEFERTİTİ

Mısır kraliçesi ( M.Ö. 1379-1362), Mısır Firavunu IV. Amenhotep'in (sonradan Akhenaton) eşi, Firavun Tuthankamon’un kayınvalidesidir. Eski Mısır tarihine ilişkin kitapların tamamında onun dillere destan güzelliğinden söz edilir. Adı, "güzellik geliyor", "güzel olan" ya da "güzelden gelen" anlamlarına gelir. Kimi kaynaklarda asıl adı Tadukhepa olarak geçer. Daha sonra ünlü güzelliğinden dolayı Nefertiti ismiyle anılmaya başlanır.

Kraliçe Nefertiti'nin nerden geldiği ve kökeni konusunda kesin bir bilgi mevcut değildir. Kimi araştırmacılar tarafından onun, Mısır dışından asil bir aileden geldiği ileri sürülmektedir. Özellikle gözlerinin çekik olması nedeniyle Asya kökenli olduğunu düşünen çok sayıda araştırmacı da mevcuttur. Yaşadığı dönemin ve özellikle Mısır’ın en güçlü kadınlarından biri olarak kabul görürdü. Zira Nefertiti, kocası Akhenaton, yani dönemin firavunu ile aynı düzeyde bulunuyordu. Öyle ki firavun tarafından uygulanması gereken cezaları ya da yapılması gereken işleri yapabilme yetkisine sahipti. Bu durumdan halk ve özellikle din adamları hiç de hoşnut değildi.  Zira bu durum, Mısır'da alışılmış bir uygulama değildi. Çok tanrılı dinden tek tanrılı dine geçiş sırasında eşine verdiği destek nedeniyle düşmanlarının sayısı bir hayli kabarmaya başlar.  Bu dinsel reformu başaramamasına rağmen Akhenaton yine de dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak tarihe geçmiştir. Tahtta çok uzun süre kalamadıkları için halkın ve özellikle din adamlarının memnuniyetsizliği uzun süre devam etmedi. Akhenaton’un, saraya yayılan veba hastalığından ötürü öldüğü öne sürülmektedir. Nefertiti de bir süre tahtta kaldı ve sonra yaşamını yitirdi.

M. Ö.1350’li yıllarda yaşayan firavun IV. Akhenaton’un karısı olan Nefertiti; son derece güzel, akıllı ve bilgili, azimli ve gururlu bir kişiliğe sahipti. Kocasını çok seviyor ve karşılığını da alıyordu. Ama buna rağmen kraliçenin mutlu olduğu söylenemezdi. Zira herkesten saklı tuttuğu gizli bir derdi, bir elemi vardı. Bu konuda zamanın kaynakları Aton dinini getirdikleri için tanrılar tarafından erkek çocuk doğurmamakla cezalandırıldığını söylerken, eşi de tanrıların sembolü olarak kabul edilen putları yerle bir edip onların yerine Aton kültünü getirmekle suçlanıyordu. Bir başka ifadeyle tanrılar tarafından kendilerine kesilen cezaya karşı çıkan firavun, onların varlığını kabullenmiyor ve neticede Nefertiti’ye kesilen ceza, onu sonsuz bir üzüntüye ve mutsuzluğa kapılmasına yol açmıştır.

Nefertiti'nin mutsuzluğunun temel nedeni neydi?

Bu bilgili, son derece zeki ve aynı zamanda güzel kadının yaşamı, günümüzde genel hatlarıyla ortaya konmuştur. Nefertiti, subay bir babanın kızıdır. Hanedan mensubu falan değildi. Kocasıyla birlikte yeni bir din olan ''Aton'' kültünü yaymaya çaba göstermiştir. Birçok tanrı yerine sadece güneş tanrısına tapınmak, bu dinin temel esasını oluşturuyordu. Ama öteki tanrılara tapınan rahipler, onun bu yoldan çıkmışlığının cezasız kalmayacağını söylediler. Düçar olduğu üzücü durumu da bu cezanın gerçekleşmesi olarak yorumladılar. Altı kız çocuk doğurmasına rağmen taht varisi olacak bir erkek çocuk doğuramaması, Nefertiti’nin mutsuzluğunun gerçek nedeniydi.

Nefertiti’nin kocası, Eski Mısır Hanedanlığı’nın XVIII. sırasında yer alan ve M. Ö. 1353-1336 arasında hüküm süren ve sonradan adını Akhenaton olarak değiştiren firavun Amenhotep’tir. Akhenaton, iktidar koltuğunda oturduğu süre içinde Mısır kültüründe bir devrim gerçekleştirmiş ve Mısır inancında radikal değişiklikler yapmıştır. Çoklu tanrıcılığı benimseyen Mısırlılar onun etkisiyle tek tanrılı bir inanışa doğru yönelmeye başladılar. Tarihçilerden bir kısmı, onun dinsel görüşlerini, o dönemde Mısır'da yaşayan bir grup Yahudi’ye bağlayarak bir biçimde firavunun Mısır Yahudilerinden etkilendiği düşüncesini ortaya atarlar. Akhenaton tarafından dinsel anlamda halka sunulan ve kısmen de olsa kabul gören yenilikler, eski Mısır'ın dinsel inanışına ve tapınaklarına karşı duyulan ilginin azalmasına yol açmıştır.  Bu da eski papaz ve diğer din adamlarının, halk üzerindeki etkinliklerinin zayıflamasına neden olmuştu. Bunun sonucunda da Firavun, bu yaptıklarıyla eski Mısır dinsel inancının temsilcileri konumunda bulunan papazlarının nefretini kazanmıştı. Nefertiti ve kocası Akhenaton tarafından yayılmaya çalışılan bu yeni dinsel inanç uğruna eski tapınakların tamamını yok ederek yeni bir başkentin inşasına başladılar. Bu dönemde Mısır sanatı gerçekçi bir çizgiye yaklaşmaya başladı.

Michelle Moran kitabı “Nefertiti – Mısır’ın Kraliçesi, Sonsuzluğun Kızı”ndan alıntıdır:

Nefertiti...

Saçları siyah, gözleri koyu renk, ufak tefek ve bronz tenliydi. Elmacık kemikleri avuç içine alınabilecek kadar belirgindi. Kraliçelerin bile gözlerini alamayacağı kadar güzeldi; iyi bir eğitim almış, kendini son derece geliştirmişti. Bir Mitanni prensesinin kızıydı o. Bakanların hem korku, hem de kıskançlık duyduğu bir kadındı. İnsanları büyüleyen, büyüleyemediklerini de zekâsıyla kolayca alt edebilen birisiydi. Amacı, insanların lideri olmak, ölümsüzleşmek ve tarihe geçmekti. Sonsuzluğun peşindeydi. Kusursuz bir gülüşü vardı. “Kadınlığını” kullanmayı biliyor ve bu nedenle kısık sesle konuşuyordu erkeklerle. Böylece onu duyabilmek için eğiliyorlardı. Gülüşünü idareli kullanıyor, gülümsediği anda da erkekler kendilerini onun ışığında yıkanmış gibi hissediyorlardı.

Politikti yaşama bakışı. Bir tanrıyla evlenip tanrıça olmak peşindeydi. Daha da ötesini istiyordu aslında. “Tanrılar kendilerine yetiştiğim için beni cezalandıracaklar mı” diyebilecek kadar ötesini… Ölümü göze alabilecek kadar cesurdu aynı zamanda. Kurnazdı ve kontrol edilemez bir gücü vardı. Vahşi bir özgüven sahibiydi. Hedefine kilitleniyor ve bu yolda her şeyi meşru sayıyordu. Zaman akıyor, ekmek ve şarapla satın alınmış halkın sevgisiyle yüzü ışıldayan bir firavuna dönüşüyordu Nefertiti.

Acı son, tüm hızıyla gelmişti bu mağrur kadının üstüne, ölümsüzlüğüne inanmaya başladığı gün, aslında yalanlarla kuşatılmıştı. O andan itibaren tüm cesareti bir korkuya dönüşmüştü. Her an bir suikasta uğrama endişesi tüm benliğine hâkim olmuştu. Kaybedecek çok şeyinin olması, korkularını her geçen gün arttırmıştı.

Amenhotep…

Firavun. Nefertiti’nin kocası. Hiç kimsenin adını duymadığı güneş tanrı için tapınaklar yapan adam. Tapınma için değil elbette, sadece iktidar sahibi olan rahiplerden “gücü” devralma adına, binlerce insanın kanı üzerine en büyük tapınağı inşa eden adam. Tanrılığını ilan etmenin peşindeydi Amenhotep.

Zaten tanrıya ihtiyacı yoktu ki! Ne firavunların, ne kralların, ne de “iktidar sahiplerinin” tanrıya ihtiyacı olmuştu tarih boyunca. Tanrı, sadece “zavallılar” ve “zayıflar” için vardı!

Nefertiti’nin babası…

“İhtiyar”ın baş veziri. Nefertiti’yi kontrol edebileceğini sanıp firavunla evlendiren adam. Kurnaz ama bir hayalperest!

Anne kraliçe…

Baş vezirin kız kardeşi. Nefertiti’yi firavuna eş seçen kadın. Erkek kardeşi gibi firavunun kontrol altında tutulabileceğini düşleyen bir diğer hayalperest!

Mutnojmet…

Nefertiti’nin “bilge” ve “insan” kız kardeşi. Bir dönem Nefertiti’nin “kontrol anahtarı”. O günün tanıklığını yapıp okura olup biteni anlatan kadın. Ablasının tam tersine “hırs”tan arınmış, sıradanlığı yeğlemiş biri. “Ne olursa olsun, çocuklarımızın toprak sürmeyi öğrenecek ve Nil’de balık tutacak olması beni sevindiriyor, onlar yolda yürürken kimse sanki tanrılarmış gibi önlerinde diz çökmeyecek. Alçakgönüllü olacaklar” diyebilecek kadar tevazu sahibi. “Güçlüler”in alabildiğine çılgınca eğlendiği, debdebe içinde yaşadığı bir dönemde, veba yüzünden ölen binlerce yoksulun acısını yüreğinde hisseden kadın.

Aşkın, ihanetin, iktidar mücadelelerinin ve din çatışmalarının alabildiğine yoğun olduğu bir dönemde karabasan gibi çöken ve “tanrılaşmış” ihtişama bir son veren “kara ölüm”… Veba…

Önce insanlar nefeslerinde bal kokusu hissediyor, sonra koltukaltlarında ve kasıklarında yumrular oluşup kararıyor ve sızıntı yapıyor. Binlerce insan sokaklarda can veriyor acıyla. Kara ölüm, firavunun kalın duvarlarla çevrili sarayına da giriyor ve firavunu alıyor önce.

 

NİKAİA

Eski Yunan ve Anadolu efsanelerinde adı geçen Nikaia, Ana-Tanrıça Kybele ile Sangarios (Sakarya) Irmağı’nın kızlarıdır. Aşktan nefret eden güzel peri olan Nikaia, sadece avlanmayı seviyordu. Ömrünün sonuna kadar bakire kalmaya ant içmişti. Bundan ötürü erkeklerden kaçıyordu. Hymnos adlı bir çoban gönül vermişti ona, ama Nikaia delikanlıyı yanına yaklaştırmamış. Kendisine karşı koymaya çalışınca da attığı bir okla onu yere serip öldürmüş. Bu davranışlarından ötürü Nikaia’ya öfke duyan Aşk Tanrısı Eros, Nikaia’nın Şarap ve Sarhoşluk Tanrısı Dionysos’a âşık olması temennisinde bulunur. Nikaia'yı derede yıkanırken çıplak bir şekilde gören Şarap Tanrısı Dionysos, kıza tutulmuş, kendisini Hymnos gibi öldürmeyi planladığını anlayınca da, Nikaia'nın su içtiği bir ırmağa şarap karıştırmış. Kız sarhoş olunca onunla birlikte olan Dionysos, muradına ermiş. Bu birliktelikten hamile kalan Nikaia, Telete adını verdikleri bir kız çocuğu doğurur. Başlangıçta bu zoraki evlilikten hiç hoşlanmayan ve hatta intihara kalkışan Nikaia, daha sonra yakınlaştığı Şarap Tanrısı’ından Satyros adını verdikleri bir de erkek çocuk doğurur.

Dionysos da Hindistan'a gerçekleştirdiği yolculuk dönüşünde Nikaia'nın onuruna bir kent kurup ona sevgilisinin adını verir. İlkçağda Nikaia olarak anılan bu kent, günümüzdeki İznik kentidir.

 

NÜ-GUA

Kadim Çin'in yazılı en eski belgelerinden biri olarak kabul edilen ve M. Ö. 2800’de kalene alındığı sanılan Yi Çing (Değişimler, Dönüşümler Kitabı)’de verilen bilgilere göre, başlangıçta “P’an–ku” adı verilen bir yaratık varmış. Her gün on ayak büyüyen P’an–ku; Yin ile Yang’ı meydana getirdikten sonra yaşamını yitirir. Öldükten sonra sol gözünden güneş, sağ gözünden ay, kanından denizler, saçlarından ormanlar, sesinden gökgürültüsü, gövdesinden yeryüzü, son soluğundan da rüzgârlar meydana gelir. Daha sonra çürüyen bedeninden kaynaşıp duran böceklerden de insanlar oluşur. Süreç içerisinde gökyüzünün bir bölümü denizlere düşerek insanlığın yok olmasına yol açar. Bunun üzerine Tanrıça Nü-gua, yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırır ve denizlerin yeniden sınırlarına çekilmesini sağlar.

Çin mitolojisinde insanları yaratan Tanrıça olarak bilinen Nu-Kua (Nu Gua, Nü-Kua olarak da bilinir), P’an Ku’dan arta kalanları görmek amacıyla cennetten aşağıya iner. Yarı kadın-yarı ejder şeklinde betimlenen Nu-Gua, yer ile gök arasında gezmeye başlar.

O zamanlarda yeryüzünde dağlar ve nehirler oluşmuş, çeşitli hayvanlar yaşamaya başlamış, ancak insanlar henüz ortaya çıkmamıştı. Nü Gua, konuşabilecek biriyle karşılaşmadığı için çok yalnızlık hissetmişti. Bu yalnızlığı gidermek için hayvanlardan daha üstün olan bir canlı yaratmayı kararlaştırmış. Günün birinde Sarı Nehir’den geçen Nü Gua, kendisinin suya yansıyan görüntüsünü görünce çok sevinmiş. Hemen yengeç elleriyle nehir yatağındaki çamurları toplamaya başlar. Bu çamurdan kendine benzeyen kadın ve erkek heykelcikleri yapar. Ancak onlara kuyruk yerine iki bacak takar. Aradan fazla bir zaman geçmeden Nü Gua’nın elinden çok sayıda insan heykelciği çıkar ortaya. Bu heykelcikleri sıra sıra dizip karşısına geçer. Yapıtları muhteşem olmuştur. Ama bir eksikleri vardır, bu çamurdan yapılma heykelciklerin. Henüz canlı değiller.

Tanrıça Nü-Gua, yürekten gelen tanrısal nefesini heykelciklerin hepsinin içine üfürür, yeryüzünde üreyip kendi kendilerini yaratsınlar diye kulaklarına aşk ve yaratılışın sırlarını fısıldar. Böylece insan yaratılmış olur.

Evet, Nü Gua bunlara nefes verince heykelcikler ayaklarıyla yürüyebilen, konuşabilen, akıllı canlılar haline dönüşmüşler. Ve bu canlılar, Nü Gua tarafından “insan” olarak adlandırılmış. Doğada bulunan ve savaşmayı seven erkek unsurunu ihtiva eden  “Yang nefesi”ni alanlar erkek, doğada bulunan yumuşaklık unsurunu ihtiva eden “Yin nefesi”ni alanlar da kadın haline dönüşmüşler.

Yeryüzünün insanlar tarafından doldurulmasını isteyen Nü Gua, daha basit bir yöntem bulmuş. Hasırdan yapılma kalın bir ipi Sarı Irmak’ın altına koymuş. Sonra ipin ucunun tamamen çamura batmasını beklemiş. Ardında ucu tamamen çamura batan ipi nehirden çıkarıp yeryüzüne doğru sallar. İpten düşen çamur parçaları, birer insan haline dönüşmüş ve Nü Gua, bu yöntem sayesinde yeryüzünün tamamını insanlarla doldurmuş.  

Nü Gua, insanların devamlılığını sağlamak amacıyla bir erkek ve bir kadından meydana gelen çiftler yapmış ve böylece nesillerini devam ettirmelerini sağlamış. İnsanoğlu işte böyle üreyip gitmiş.

İnsanlara avcılık, balıkçılık, çobanlık öğreten yarı erkek- yarı ejder Tanrı Fu Xi, Nü Gua’nın hem kocası hem de kardeşidir. Kardeşi gibi vücudunun aşağı kısmı ejder şeklindedir. Bir elinde yerin sembolü olan pusulayı tutan Nü-Gua, insanlara sanatı, tutkuyu, sulamayı ve tarımı öğrettir.

 

OİNONE

Oğlu Hektor’dan sonra ikinci çocuğuna hamile kalan Priamos'un karısı Hekabe, günün birinde rüyasında, karnından çıkan alevlerin kentin tamamını yaktığını görür. Rüyasını krala anlatır. Kral Priamos, durumu kâhinlere danışır. Kâhinler, doğacak çocuğun Troya’nın yok olmasına neden olacağı için öldürülmesi gerektiğini söylerler. Çocuk doğar, çocuğuna kıyamayan anne Hekabe, ona Paris adını verir ve öldürülmesine karşı çıkar. Ancak baskılara sadece birkaç ay dayanabilir. Çocuk öldürülmek üzere görevliler tarafından İda Dağı’na götürülür. Ancak onu öldürmeyi istemeyen görevliler, bu işi vahşi hayvanlar yapar diyerek çocuğu dağın derinliklerine bırakır ve dönerler. Ancak bebeği bulan dişi bir ayı, onu emzirerek ölümden kurtarır. Daha sonra bebeği bulan Agelaos adında bir çoban onu evlat edinerek Aleksandros adını verir. Güzü pek, güçlü, kuvvetli yakışıklı bir delikanlı olan Paris, çobanlık yapmaya başlar. Bu sırada Phrygia’daki İda (Kaz) Dağı’nın kara bahtlı ağaç perisi Oinone ile tanışır ve onunla evlenir.

Hastalıkları ve yaraları iyileştirme yöntemlerini öğrenen Oinone, o zamanlar çobanlık yapan yakışıklı Paris ile tanışana kadar mutlu bir şekilde yaşıyordu. Paris ile tanıştıktan sonra yaşamı değişir. Onunla evlenir ve Korythus adında bir erkek çocukları olur. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Tam o sıralarda Olymposlu üç tanrıça İda (Kaz) Dağı’na gelirler. İda Dağı’na gelen Hera, Athena ve Aphrodite; Paris’ten içlerinden en güzel olanı seçmesini isterler ve bunun karşılığında her biri ayrı bir vaatte bulunur. Paris, kendisine dünyanın en güzel kadını olan Spartalı Helene’yi vaat eden Aphrodite’i en güzel olarak seçer. Böylece Zeus’un kızı ve Menelaos’un güzel karısı Helene ile evlenme şansını elde eder. Bunun üzerine Sparta’ya giden Paris, orada prens olduğunu öğrenir. Prens olduğunu öğrenince Oinone’yi terk eden Paris, Helene’yi kaçırır.

Ancak Paris gitmeden önce Oinone ona, bir savaşta ya da bir kavgada yaralanması durumunda bilgilerini kullanarak onu iyileştireceği sözünü verir. Daha sonra Paris onu terk edip Helene’yi kaçırdı ve bu yüzden Truva Savaşı başladı. Oinone, kendisine bir mektup gönderir. Bu mektupta sevdiği erkeğin bağlılığından dert yanar ve Truva Savaşı’na neden olan Helene’nin kaçırılmasını ve gelinin ahlâkını sert bir dille eleştirir.

Dokuz yıl boyunca savaşın dışında kalan Paris, savaşın onuncu yılında zehirli bir okla yaralanır. Bunun üzerine